Karadeniz’in kıyısı boyunca birçok liman sıralanır; baktığınızda yalnızca gemi ağırlamazlar. Hikâye taşırlar. İnanç taşırlar. Zehir taşırlar bazen. İnebolu da öyle bir kıyıdır işte. Dalgaların kıyıya vurduğu yerde yalnızca tuz kokusu değil, binlerce yıllık söylencelerin uğultusu da vardır. İnsan bazen bu kıyıda yürürken, toprağın altında hâlâ eski tanrıların nefes aldığını düşünür.

Adem Salcıoğlu dostumuz değerli bir çalışmayı bir avuç memleket sevdalısı ile hayata geçirmeye çalışıyor; MÜZEKENT İNEBOLU...

Ben de daha önce 2013 yılı arşivimde bulunan ve İnebolu için inanç ve kültür turizmi açısından ciddi bir ivme kazanacağız düşüncesi ile yoğurulan yazımı buldum... Katkı sunması arzusuyla paylaşayım istedim.

Malum, mitler her dönem kullanışlı ve mevzu da esrarengiz detayları hala sır olan şu sahte peygamber mevzusu olunca... Ve İnebolu için de önemi düşünüldüğünde tam zamanı diye düşündüm...

Anlatayım efendim:

Belki İnebolu çoktan unutmuştur... Ama bazı hakikatler unutulmaz, hele gizemli hikayelerin sessiz şahidi Karadeniz hiç unutmaz.

Uzatmayalım, merakınızı da çok örselemeyelim de tadımız kaçmasın değil mi?

Bir tarafta Makedonya’dan doğuya yürüyen büyük bir hırsın varlığı: Büyük İskender. Doğuyu ele geçirmek isterken yalnızca şehirleri değil, insanların korkularını ve tanrılarını da fethetmeye çalışan bir efsane. Onun ardından yalnız ordular değil, mitler de yürüdü. Helen dünyasının tanrıları, Anadolu’nun kadim inançlarıyla birbirine karıştı. Bir köyün dağında Zeus başka bir isim aldı, bir derenin kıyısında Dionysos yerel bir cinle akraba oldu.

Ve sonra…

Yüzyıllar sonra Anadolu’da başka bir isim dolaşmaya başladı: Glikon.

Yılan bedenli, insan saçlı tuhaf bir tanrı.

Kimileri ona sahtekârlık yaftası vurdu, sahtekar dedi. Kimileri umut bildi.

Onun peygamberi sayılan Abonoteikhoslu Aleksandros, insanların korkularını çok iyi biliyordu. Hastalık korkusu. Ölüm korkusu. Yoksulluk korkusu. Bilinmeyen korkusu… İnsan korktuğu zaman inanır çünkü. Hele karanlık çağlarda, bir yılanın gözlerinde bile kurtuluş araması mukadderdi...

Bugün hırçın Karadeniz kıyılarında, İnebolu’nun sisli sabahlarında dolaşırken insan şunu hissediyor: Bu coğrafya yalnızca balıkçıların, ormancıların, denizcilerin memleketi değildir. Burası aynı zamanda söylencelerin de memleketidir.

Karadeniz’in doğası zaten başlı başına pagan bir şiir gibidir. Dağ konuşur burada. Sis saklar. Orman korkutur. Deniz hem ana olur hem cellât. Böyle coğrafyalarda insanlar görünmeyene daha çok inanır. Belki de Glikon gibi hikâyeler bu yüzden kolayca tutunmuştu Anadolu toprağına.

İnebolu’nun sokaklarında yürürken bazen insanın aklına şu geliyor: Tarih dediğimiz şey gerçekten geçmiş midir?

Yoksa hâlâ yaşıyor mu?

Bugün de insanlar başka Glikon’ların peşinden gitmiyor mu? Başka sahte kurtarıcıların? Başka mucize tüccarlarının?

Dönemler, isimler, kıyafetler ve görünüşler değişiyor sadece.

Bir zamanlar insan saçlı yılanlar vardı. Şimdi ekranlardan konuşan sahtekarlar var.

Bir zamanlar kehanet tapınakları vardı. Şimdi siyasi, içtimai entrika ve algoritmalar.

Ama korku aynı korku.

İnsan değişmiyor.

İnebolu’nun dalgaları ise bütün bunları sessizce izliyor. Şu yadsınamaz bir hakikattir: Her çağ kendi Aleksandros’unu doğurur. Her toplum kendi Glikon’una inanır. Ve her dönem, biraz hakikati biraz yalanı harmanlanmış bir şekilde taşır gündelik hayatta.

Belki bu yüzden Karadeniz insanını anlatırken yalnız folklordan söz etmek yetmez. Bu coğrafyada mitoloji hâlâ canlıdır. Yaşlı bir balıkçının anlattığı gülümseten bir hikâyede, rüzgârın garip uğultusunda, gece ormandan gelen belirsiz seste hâlâ antik dünyanın gölgesi dolaşır.

Ve belki de en korkutucu olan budur: Modern insanın kendisini geçmişten kopmuş sanması.

Oysa biz hâlâ eski tanrıların korkusuyla yaşıyor gibi değil miyiz?

Sanırım Aleksandros daha yüzyıllar boyunca ilgi odağı olarak İnebolu için daha çoook ilham kaynağı olarak varlığını sürdürecek... Yanılıyor muyum?