Her geçen gün aynı kişi miyim ki tutarlılık borcum var! Okuyorum, gözlemliyorum, yaşıyorum, sohbet ediyorum. Durmaksızın önceliklerim değişiyor. Kendimi var etme biçimim değişiyor. Yirmilerindeki Simge kariyer inşa etmekle meşgulken; otuzlarındaki Simge kafasındaki sesi susturabilmekle, anda kalabilmekle, ben varım demeden de varlığının kabul gördüğünü kabullenmekle meşgul. İnsan yaşamı daha çok deneyimledikçe anlıyor ki aslında hiçbirimizin dünyaya tutarlılık borcu yok. Zaman akıp giderken değişmek, dün savunduğunu bugün usulca geride bırakmak bir sadakatsizlik mi, yoksa büyümenin ve esnemenin ta kendisi mi?


Bu köşede yaklaşık iki yıldır yazıyorum ve geriye dönüp baktığımda aslında her satırda bu tatlı tutarsızlığın, yani değişimin izini sürüyorum. Belki de kırklı yaşlarımda bugün yazdıklarıma baktığımda, "Ne sakil şeyler yazmışım!" diyeceğim. Lakin bileceğim ki –eğer o vakitler daha güzel, daha muntazam yazdığıma inanabilirsem– kalemimi bu değişken yazılarla geliştirdim.


Neden mi başınıza bela olup duruyorum? Aslında zihin hapishanemden çıkabilmek, kendi içsel dönüşümümü kayda geçirmek için yazıyorum. Belki de varlığıma şahitlik edin diye... Beklediğim gibi olmadı. Bu köşe sayesinde varlığına şahitlik ettiğim insanlarla da tanışıyorum. Ne şanslıyım!


Peki bunca değişimin ve rollerin ortasında, o hiç değişmeyen tutarlı özümüzü nerede aramalıyız? Soruyorum kendime: Simge’yi ne var eder? Adımın önüne koyduğum unvanlar mı? Adliye koridorlarında koşturan halim mi? Yoksa Dost Kitabevinin önünde oturup insanları gözlemleyen halim mi? Hangisi gerçek benim? Bu soru sadece bana ait değil elbet; adımızın yanındaki unvanlar, sırtımızdaki kartvizitler olmasa, sahi geriye bizden ne kalır? Kendimizi gerçekte ne üzerinden var ediyoruz? Kimiz biz? Mark Twain'in deyişiyle "İnsan nedir?"


Belki de bu sorunun cevabı, katı kartvizitlerin ötesinde, her gün yanından geçip gittiğimiz diğer tutarsız ve kırılgan hayatların yüzlerinde gizlidir. Biliyor musunuz? Bazen metroda "Ne bakıyorsun?" diyecekler diye korkuyorum. Ne diye uzun uzun insanların yüzlerine bakıyorum ki!


Çünkü bakışlarım bile zamanla o kadar değişti ki... Önceden yorgun bir kadın gördüğümde "Kendine özen göstermiyor." deyip geçebilirdim. Şimdi ise nelerle uğraşıyor, başını koyabileceği bir omuz var mı diye merak ediyorum. Hayatı nasıl tanımlardı, nasıl anlamlandırırdı? "Yaşıyoruz öylesine, zaman öyle ya da böyle geçiyor işte" mi derdi?


Öfkeli ise, hayat öfke ile geçer miydi? Öfkelendiğimiz kişinin söylediği her söz cidden bizimle mi ilgili? Şahsileştirdiğimiz konularda o günkü ruh halimizin katkısı nedir? Yaşadığımız an kesin yargılarla yaşanacak bir hayat mı? Hiç mi dün hayatta yapmam dediklerinizi bugün yapmadınız?


Ben yaptım! İnsanın dününü bugünüyle yalanlaması, aslında kendine dürüstlüğünün en büyük kanıtı. Kimseyi kıramam derken kendimi kırdığımı fark ettikçe, hayır diyebilmeyi öğreniyorum. Israra gelemiyorum; "Yapacak olsam yapardım zaten." diyorum. Çünkü başkalarını kırmamak adına kendimizi kaç parçaya böldüğümüzü fark ettiğimiz an, sahte nezaket zırhı da çatlıyor.


Kendin olmakla toplumsal kabul görmek arasında sıkışmış hissederseniz şayet; kendiniz olduğunuzda, yani o tutarlı olma maskesini düşürdüğünüzde daha çok kabul görme ihtimaliniz olduğunu unutmayın. En azından insanlar sınırlarınıza saygı duymayı deneyimliyor. Sonsuz kaynaklı bir dünyada yaşamıyoruz ve en büyük sermayemiz akıl sağlığımız.