Bir toplum bir günde çürümez. Önce kelimeler değişir, sonra anlamlar, en sonunda da vicdanlar. Dün ayıpladığımızı bugün mazur görmeye, karşı çıktığımızı yarın kendi menfaatimiz uğruna savunmaya başladığımızda, çürümenin kapısını da kendi ellerimizle aralarız.

Biz böyle çürüdük…

“Bal tutan parmağını yalar” dedik, hırsızlığı mübah gösterdik…

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” dedik, devleti soymayı mübah gösterdik…

“Yemeyenin malını yerler” dedik, dolandırıcılığı mübah gösterdik…

“At binenin, kılıç kuşananın” dedik, gaspçılığı mübah gösterdik…

“Kol kırılır, yen içinde kalır” dedik, şeyhlerin tacizini mübah gösterdik. Üstünü örttüğümüz her haksızlıkla, mağdurun sesini biraz daha kıstık, yanlış yapanın cesaretini biraz daha artırdık.

“Söz gümüş ise sükût altındır” dedik, ortamı yalancıya bıraktık. Doğruyu söylemenin bedelinden kaçarken yalanın hüküm sürmesine razı olduk.

“Komşuda pişer bize de düşer” dedik, hazırcılığı mübah gösterdik.

“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” dedik, menfaatçiliği mübah gösterdik.

“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” dedik, yalan söylemeyi mübah gösterdik.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dedik, bencilliği mübah gösterdik.

“Üzümünü ye, bağını sorma” dedik, haramı mübah gösterdik.

Oysa benim için bağ, yalnızca üzümün yetiştiği toprak değildir. İnebolu'yla kurduğumuz bağ da böyledir. Bir memlekete bağlanmak, yalnızca onun denizini seyretmek, sokaklarında yürümek, hatıralarını anlatmak değildir. O toprağın insanına, emeğine, geçmişine ve geleceğine karşı da bir sorumluluk taşımaktır.

İnebolu'nun adını anarken insanın aklına yalnızca bir memleket sevgisi değil, bir aidiyet duygusu da gelmelidir. Peki, memleketimizi sevdiğimizi söylerken onun hakkını gözetiyor muyuz? Kendi çıkarımız için doğruluktan vazgeçiyorsak, memleket sevgimiz hangi vicdanın üzerinde yükseliyor?

Bir bağın üzümünü yemek kolaydır. Asıl mesele, o bağı yaşatmak, emeğe sahip çıkmak, toprağın hakkını vermek ve yarına bir şey bırakabilmektir. Memleket sevgisi de böyledir. Memleketin nimetlerinden faydalanıp sorumluluklarından kaçmak, bağı sahiplenmeden üzümünü yemek değil midir?

“Köprüden geçene kadar ayıya dayı de” dedik, kurnazlığı, takiyyeyi mübah gösterdik. İşimize gelince eğilip bükülmeyi akıl, çıkarımız için susmayı tedbir saydık.

Sonra toplum neden bozuluyor diye oturup ağıt yaktık…

Oysa mesele yalnızca atasözleri değil. Mesele, o sözlerin arkasına saklanıp vicdanımızdan kaçmamızdı. Kimi sözler hayatın tecrübesiydi, kimi uyarıydı; biz bazılarını yanlışın sığınağına çevirdik.

İşimize gelince ahlaklı, işimize gelmeyince gerçekçi olduk. Yakınımız yapınca kusurunu örttük, başkası yapınca adalet aradık. Bizden olana mazeret, ötekine hüküm dağıttık. Haksızlığı yapanı değil, haksızlığı ortaya çıkaranı sorguladık.

Çocuklarımıza dürüstlüğü anlattık ama dürüst insanın yalnız bırakılmasına seyirci kaldık. Adaleti savunduk ama adalet bize dokunduğunda başka kapılar aradık. Memleketi sevdiğimizi söyledik ama memleketin hakkını kendi menfaatimize kurban ettik.

Bir memleketi yalnızca büyük hırsızlıklar, büyük yalanlar, büyük kötülükler çürütmez. Küçük suskunluklar, gündelik tavizler, görmezden gelinen haksızlıklar da çürütür. Herkesin kendi küçük çıkarını memleketin büyük meselesinin önüne koymasıyla başlar asıl yıkım.

İnebolu'ya, memleketimize, bu ülkenin insanına olan bağımızı yeniden düşünmeliyiz. Çünkü insanın kökleri yalnızca doğduğu toprakta değil, savunduğu değerlerde de yaşar.

Bugün toplum neden bozuluyor diye soruyoruz.

Belki de önce kendimize sormalıyız: Biz neyi normalleştirdik? Hangi yanlışı görmezden geldik? Hangi haksızlığa, sırf bize dokunmadı diye ses çıkarmadık?

Biz bozuyoruz…

Öyleyse düzeltmek de bizim elimizde.

Yeter ki haksızlığa kılıf aramaktan, suskunluğa erdem, menfaate akıl, korkuya tedbir demekten vazgeçelim.

Çünkü memleket sevmek, onun nimetlerinden faydalanmak kadar, onun vicdanını da korumaktır.

Bir toplumun yeniden ayağa kalkması, önce bazı sözlerin değil, o sözlere sığınan insanların değişmesiyle mümkündür.

Vesselam...