Geçtiğimiz günlerde çok gerildik malum, sıkıcı mevzular, hafif atarlanmalar filan derken önüme bir haber düştü: İnebolu en ucuz yaşam merkezi olarak haber yapılmış... Vay abooo dedim ve oturdum size de bunu bir masal ile duyurayım dedim. Buyrun efendim, tam size göre bir masal...

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla Küre Dağları’nın yeşil düşleri arasında bir memleket varmış: İnebolu! Beyaz şeritli İstiklâl Madalyası’nı göğsünde taşıyan, aşı boyalı evleriyle geçmişi bugüne bağlayan, tarihiyle övünen, deniziyle gönül çelen bu memleket, yıllardır kendi masalının içinde yaşar ama güzelliğini dünyaya anlatmakta biraz geç kalırmış.

Derken memleketin dört bir yanında tatil fiyatları saray hazinelerine ulaşmış, üç günlük deniz keyfi bir aylık maaşa göz dikmiş, vatandaş tatilden dinlenmiş olarak değil, kredi kartı ekstresiyle savaşmaya hazır bir kahraman olarak dönmeye başlamış. Şezlonglar altın tahtına, otel odaları vezir konağına dönüşmüş. Tam da bu sırada bir haber yayılmış Karadeniz’in öte yakasına:

“İnebolu keşfedildi! Türkiye’nin en ucuz, en yaşanabilir sahil kasabalarından biri!”

Haydaaa! Meğer biz yıllardır cennette yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş! Dışarıdan gelen seyyahlar saklı cenneti keşfederken biz cennetin bahçesinde geçim derdiyle uğraşıyormuşuz. İnsan kendi sarayında yaşarken bazen çatının aktığını fark edemezmiş; hele bir de gözleri hep uzaktaki şatolardaysa!

Peki, madem burası cennetmiş, neden gençler başka diyarlarda gelecek arıyormuş? Madem hayat ucuzmuş, neden esnaf yarını düşünürken iç çekiyormuş? Madem yaşanabilir bir sahil kasabasıymış, neden iş, aş, eğitim, sağlık ve kültür söz konusu olduğunda masalın bazı sayfaları eksik kalıyormuş?

Yoksa bizim masal kitabının bazı sayfaları yırtılmış mıymış?

Elbette İnebolu’nun denizi güzel, havası başka, tarihi zenginmiş. İstiklâl Yolu varmış, Şerife Bacı varmış, madalyası varmış, anlatılmayı bekleyen koca bir hikâyesi varmış. Fakat masalın yalnızca güzel manzaralara ihtiyacı yokmuş; sarayın mutfağında aş kaynamalı, çeşmeler akmalı, gençler kendi hikâyelerini yazabilecekleri bir gelecek bulmalıymış.

Çünkü insanı ucuza yaşatmakla insana iyi bir hayat sunmak aynı şey değilmiş. Bir memleketin ucuzluğu bazen imkânlarının bolluğundan değil, imkânlarının henüz yeterince gelişmemiş olmasından da kaynaklanabilirmiş. Bunu da sihirli aynanın karşısına geçip kendimize hatırlatmak gerekirmiş.

İnebolu’nun turizm potansiyeli büyükmüş; ancak tarihî evleri korumadan, turizmi dört mevsime yaymadan, yerel esnafı desteklemeden, gençlere iş alanları açmadan bu masalın sonu mutlu bitmezmiş. Gelen misafirin yalnızca fotoğraf çekip gitmesini değil, memleketin ruhunu tanımasını; burada yaşayan insanın da yalnızca geçmişiyle övünmesini değil, geleceğiyle gurur duymasını sağlamak gerekirmiş.

Velhasıl sevgili okur, İnebolu gerçekten de Karadeniz’in saklı cennetlerinden biriymiş. Lakin saklı cennet olmakla unutulmuş ülke olmak arasında ince bir çizgi varmış. Bizim meselemiz, bu cennetin yalnızca dışarıdan gelenlerin keşfedeceği bir tatil rotası değil, kendi insanının da her sabah yeniden seveceği bir memleket olmasıymış.

Masal bu ya, bir gün ejderha ilgisizlik yenilmiş, sarayın kapıları geleceğe açılmış, İnebolu yalnızca geçmişinin kahramanlıklarıyla değil, bugünün imkânlarıyla da anılır olmuş.

Bir varmış, bir yokmuş; İnebolu cennetin en ucuzu değil, insanına en güzel hayatı sunan memleket olmuş.

Darısı bizim başımıza! Çünkü cennetin fiyatı düşük olabilir ama orada yaşamanın bedeli insanın geleceğinden ödenmemeliymiş.