Konuşmaya başlayınca susmam da, başlayıncaya kadarki kısım hep yorar. “Olsun” deyip bir işe pat diye başlayamam. Zihnimde hep aynı tedirgin yankı: Kendimce yaptığım ufacık bir hatanın hemen tüm kadınlara atfedileceği korkusu... Başladığım işi mükemmel yapmaya çalışmaktan, o ilk adımı atmadan önce kendi kendimi tüketirim. Ne kadar yorulduğumu, yorulduğumuzu sanırım hemcinsim daha iyi anlayabilir.

Çünkü bir işte tam zamanlı çalışıyor olsak dahi, o ütü masası hep salonun bir köşesinde bizimledir. Ütüyü daha rahat yapabilmek için çamaşırları yıkamak, asmak, kurutmak ve katlamak ise arkasında yükselen o devasa, görünmez dağdır. Bitti mi? Hayır! Çocukların yemeklerini planlamak, kıyafetlerinin ve ayaklarının boyut değişimlerini takip etmek, bunlarla birlikte evi yakın bir arkadaşımızı ağırlayabilecek kadar temiz tutmak ve daima bakımlı olmak... Bu sekmeleri kapatabiliyor musunuz?

Bunları yapabilenlere saygım sonsuz. Lakin ben yapamıyorum. Yetişemiyorum... Oldum olası sevmedim ev işlerini. İki saatlik emeğimin beş dakikada tüketilip yok olmasını, o nankör döngüyü hiç benimseyemedim. Bilim kurgu dünyasında bir dönem popüler olan “Artık tek hap ile tüm besin ihtiyacımızı karşılayacağız” söylemlerini duydukça içimden “Hadi inşallah!” demekten kendimi alamamam bundandır. Hâlâ da derim: HADİ İNŞALLAH!

Ev işlerine bir saat bile ayırmadığınız gününüz oluyor mu?

Evliliğimin ilk zamanlarında eşimin evi havalandırmayı düşünmemesi —veya düşünememiş olması— bana çok tuhaf gelmişti. Şu an ise kendi isteğiyle değil, sırf ben mutlu oluyorum diye pencereyi açtığını biliyorum. Ya da toplu paketlerde alınan gıdalar... Siz onları bir bütün şeklinde mi buzdolabına koyuyorsunuz, yoksa ambalajından çıkarıp her bir parçayı ayrı ayrı mı yerleştiriyorsunuz? Eşim paketi ambalajıyla olduğu gibi dolaba koyuyor; “Zamanı gelince açarız” diye düşünüyor. Zamanı gelince kim açıyor dersiniz? Tabii ki ben. Çoluk çocuk yokken bile o evde sitemkâr olabilen ben açıyorum.

Sorguluyorum. Erkekler yapılan işlerin ardındaki bu minik emekleri gerçekten bilmiyorlar mı, yoksa gereksiz mi görüyorlar? Gereksiz görüyorlarsa biz neden bu kadar hayati ve gerekli görüyoruz? Erkeklerin birçoğu bu detayları görmüyor; çünkü toplum onlara bu süreci takip etme sorumluluğunu hiçbir zaman yüklemedi. Onlar için buzdolabına konan paket sadece “şu an saklanan bir paket” iken, kadın için gelecekteki zamanın ve yemeğin sürdürülebilir yönetimidir. Biz bir sistem kurmaya çalışırken onlar sonuç odaklı bakıyor: Nasıl olsa bir şekilde halloluyor. Peki bizim emeğimiz ve zihinsel yükümüz sadece sistem durduğunda mı fark edilecek?

Kafamda dönüp dönüp duruyor sorular... Elalemin gözleriyle mi kendime bakıyorum diye sorgulamaktan kendimi alamıyorum. Evlenince “Artık böyle bir kadın olmalıyım” baskısını bir başkası yapmadı. Ne eşim, ne etrafım... Lakin kendimi öyle bir kıskaca aldım ki, orada ilk boğulan yine ben oldum!

Bu hissettiğim sadece bireysel bir yorgunluk değil; toplumsal rol beklentilerinin zihnimize kazıdığı görünmez bir yüktür. Bir erkek hata yaptığında bu durum onun kişisel yetersizliğine bağlanırken, bir kadın hata yaptığında “kadınlar zaten böyledir” genellemesine dönüşür. İşte bu yüzden sadece kendimiz için değil, hemcinslerimizin de itibarını korumak adına mükemmeliyetçilik zırhına sığınırız.

Yalnız olamam. Bunu hisseden, bu görünmez dağların altında nefessiz kalan tek kadın ben olamam.

Şimdi kapatın gözlerinizi, dönün geçmişe veya şu an yaşadıklarınıza... Ne kadarı yüreğimizdeki kadının tercihi, ne kadarı zorunluluğumuz, ne kadarı da elalemin gözüyle kendimize bakışımız? Belki de ilk adım, kendimize yüklediğimiz bu kusursuzluk yükünü hafifletmek ve o görünmez kıskacın kilidini yavaşça gevşetmektir.

Ne dersiniz?