Ekim, takvim yapraklarında sadece bir ay adı olmanın ötesinde, insanlığın kendi kaderine müdahale ettiği, bazen bir savaşın son bulduğu, bazen bir ülkenin yeniden doğduğu, bazen de bir milletin yüzyıllara meydan okuyan hayallerini gerçeğe dönüştürdüğü tarihsel bir eşiktir.

Doğa, ekimde bize başka bir hikâye anlatır; yapraklar sararır, ağaçlar sessizce kışa hazırlanır, toprak kendisini dinlenmeye bırakırken insan, hayatın yalnızca baharda yeşermekten ibaret olmadığını, kimi zaman dökülen yaprakların da yeni bir başlangıcın habercisi olduğunu anlar. Belki de ekimin mucizesi tam olarak burada başlar; bitiş sandığımız şeylerin bir başlangıca, karanlık sandığımız gecelerin bir aydınlığa, tükenmiş sandığımız umutların yeniden filizlenen bir hayata dönüşebilmesinde...

Tarih de doğa gibi kendi mevsimlerini yaşar. 6 Ekim 1923'te İstanbul'un işgalden kurtuluşuyla bir milletin bağımsızlık yürüyüşü yeni bir anlam kazanırken, 13 Ekim'de Ankara'nın başkent ilan edilmesiyle geleceğin Türkiye'sinin yönü belirlenir. Ve nihayet 29 Ekim 1923'te, yüzyılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan bir millet, kendi iradesine, kendi geleceğine ve kendi varlığına sahip çıkarak Cumhuriyet'i ilan eder.

İşte ben buna ekim mucizesi diyorum.

Çünkü Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçiminin adı değil, aynı zamanda bir milletin kendisine yeniden inanması, kulluktan yurttaşlığa, biat kültüründen özgür düşünceye, padişahın tebaası olmaktan kendi geleceğinin sahibi olmaya doğru attığı tarihsel bir adımdır. Cumhuriyet'in ilanı, bir takvim gününe sığdırılabilecek kadar küçük değil, kuşakların emeğiyle büyüyüp gelecek kuşakların omuzlarında yükselecek kadar büyük bir devrimdir.

Elbette mucizeler gökten zembille inmez, tarih de kendiliğinden yazılmaz. Her büyük değişimin ardında bir bedel, her aydınlığın gerisinde bir karanlık, her zaferin içinde sayısız insanın görünmeyen emeği vardır. Millî Mücadele'nin Anadolu'da yaktığı bağımsızlık ateşini İnebolu'nun kayıkçıları, mavnacıları, isimsiz kahramanları ve İstiklâl Yolu'nun cefakâr insanları da taşıdı. Karadeniz'in dalgaları arasında taşınan cephane, yalnızca cepheye ulaşan bir yük değil, bağımsızlık umudunun ve Cumhuriyet'e uzanan yolun da bir parçasıydı.

Bugün dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Bir asır önce yokluklar içinde başarılabilen o büyük değişimin mirasını biz nasıl taşıyoruz? Geçmişin kahramanlık hikâyelerini anlatmak elbette önemli ama kahramanlıkları yalnızca törenlerde hatırlayıp günlük hayatın sorumluluklarını unutuyorsak, tarihimizin büyüklüğüyle övünürken bugünün eksikliklerini görmezden geliyorsak, o zaman geçmişe duyduğumuz saygıyı geleceğe karşı bir sorumluluğa dönüştürememişiz demektir.

İnebolu gibi tarihî hafızası güçlü, her sokağında başka bir hikâyenin izini taşıyan, ancak gençlerini ve nüfusunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir ilçede Cumhuriyet'i anlamak, yalnızca bayrak asmak (ki artık o da çoktan terk edildi gitti) ve marşlar söylemek değildir. Çocuğun nitelikli eğitim alabilmesi, gencin kendi memleketinde bir gelecek kurabilmesi, kadının kendisini güvende hissetmesi, esnafın ayakta kalabilmesi, kültürün ve sanatın gündelik hayatın bir parçası hâline gelmesi için çaba göstermektir. Çünkü Cumhuriyet, geçmişten kalan bir hatıra değil, her kuşağın yeniden üretmek zorunda olduğu bir yaşam idealidir.

Ekim bize hem dökülen yaprakları hem de geleceğin tohumlarını hatırlatır. Bize, hiçbir mevsimin sonsuza kadar sürmediğini, hiçbir karanlığın kendi başına aydınlığa dönüşmediğini ve hiçbir büyük hayalin onu gerçekleştirecek insanların iradesi olmadan yaşayamayacağını anlatır.

29 Ekim'e doğru yürürken, Cumhuriyet'in yüzüncü yılını geride bırakmış bir ülkenin insanları olarak belki de en çok ihtiyacımız olan şey, yeniden düşünmek, yeniden sorgulamak ve yeniden birbirimize inanmaktır. Çünkü bir ülkeyi büyüten yalnızca geçmişte kazandığı zaferler değil, o zaferlerin anlamını bugünün hayatına taşıyabilme iradesidir.

Ekim mucizesi, bir milletin bir zamanlar başardıklarını hatırlaması kadar, bugün neleri başarabileceğine yeniden inanmasıdır.

Ve ben inanıyorum ki insan, yaşadığı yerin kaderine razı olmak zorunda değildir; yeter ki geçmişini bir övünme vesilesi olmaktan çıkarıp geleceğini kuracağı bir sorumluluğa dönüştürebilsin.

Cumhuriyet'in ışığıyla, ekimin sararan yaprakları arasından yeniden yeşerecek umutlarla...

Sevgi saygı ve edebiyatla...