Yine güzel bir İnebolu sabahı, Ayvalı'nın Kahvesi... Bir çay içeyim dedim oturdum boş bir masaya. Nefeslenip kaçacağım çarşıya güya...

Kahvenin kapısı açıldıkça içeriye serin bir rüzgârla birlikte köylerin isimleri giriyordu sanki; Germe, Bakacak, Gürgen, Adar, Karabey… Masaların üzerinde ince belli çay bardakları, duvarlarda yılların sararttığı fotoğraflar, her masa ayrı muhabbet, içinde ise bitmek bilmeyen hatıralar...

Yan masam hararetli bir muhabbet demlemiş ki, kalkıp gitmek olur mu? İki üç arkadaş oturmuşlar muhabbet koyu.

— Erdal, iki çay ver, ikisi de açık olsun.

— Hemen usta.

İlk yudum alınmadan sohbet başlamıştı bile.

— Şimdiki çocuklar bilmez. Bizim zamanımızda köy odaları vardı. İmam odası derdik bazısına. Yolcu gelir, öğrenci kalır, kimseyi geri çevirmezlerdi.

— Doğru diyorsun.

— Ben Germe'de okudum. Çolak Selahattin Alıcık'ta okudu. Hasan Hoca vardı... Sonradan öğretmen oldu. Kim derdi ki o çocuk öğretmen olacak?

Masadakiler başlarını salladı.

— Nasip işte...

— Aynen öyle. Kimin nerede ne olacağı belli olmuyor. Bana öğretmenlik nasip olmadı. İnşaatlarda çalıştım. Diplomamı da sonradan dışarıdan aldım.

Kahvenin köşesinden biri söze karıştı.

— Ama o yıllar zordu. Köylerin çoğunda okul bile yoktu.

Yaşlı adam eliyle masaya hafifçe vurdu.

— Yoktu tabii. Demirel zamanında köy köy okul yapıldı. Bizim köyde yoktu, Karabey'de yoktu, Adar'da yoktu. Çocuklar kilometrelerce yürürdü. Adar'dan yirmi beş öğrenci Germe'ye gelirdi.

— Yağmur, çamur dinlemeden...

— Aynen öyle. Şimdi servis beğenmiyorlar.

Kahvede hafif bir gülüşme oldu.

Bir başkası eski arkadaşlarını saymaya başladı.

— Bahriye Kadın vardı...

— Topal'ın Durmuş vardı.

— Değmencinin Ali vardı...

— Şakir vardı rahmetli...

İsimler havada dolaşıyor, sanki yıllardır görülmeyen insanlar kapıdan içeri girecekmiş gibi herkes dönüp kapıya bakıyordu.

— Şakir'i bilmez misin? Çok iyi adamdı.

— Bilmez olur muyum... Annesi ne güzel insandı.

Bir sessizlik çöktü.

Sonra yine çaylar tazelendi.

— Şimdiki çocuklar okuldan çıkınca eve geliyor. Biz pazardan aşağı inemezdik. Haftalarca kaldığımız olurdu.

— Doğru...

— Köyün evlerinde misafir olurduk. Kimsenin kapısı kapanmazdı.

Masanın öbür ucundaki yaşlı adam uzaklara bakarak konuştu.

— İlk yapılan yolu hatırlıyor musunuz? Bakacak'ın yolu...

— Ulu yoldan yukarı çıkan mı?

— Heh, işte o. Kazma kürekle yaptılar. Makine yok. İnsan gücü vardı.

— O yolu yapanların çoğu şimdi mezarda...

Bir süre herkes sustu.

Kahvenin radyosu hafif sesle eski bir türkü çalmaya başladı.

Derken konu yine siyasete döndü.

— Demirel'i de gördük...

— Ecevit'i de...

— Nice hükümetler geldi geçti.

Birisi derin bir nefes aldı.

— Her gelen umut verdi.

— Sonra?

— Sonrası yine aynı hikâye... La bi yolu bitüremedile ya. Şindi de çayın ötegeçesini gazmışla, bazarı günleri ediraf bir perişan. Yapılu mu la bu zamanda, tam yazın ortası.

Masadakiler gülümsedi.

— Kahvede siyaset hiç bitmez zaten.

— Bitmez ama memleket sevgisi de bitmez.

Yaşlı adam bardağın son yudumunu aldı.

— Biz aslında siyaset konuşmuyoruz. Biz ömrümüzü konuşuyoruz.

Kimse itiraz etmedi.

Çünkü o masada anlatılanlar yalnızca seçimler, yollar ya da okullar değildi.

Germe'nin sabahı vardı.

Bakacak'ın yokuşu vardı.

Gürgen'in çocukları vardı.

Okula yürüyen ayaklar, köy odalarında geçen geceler, öğretmen olan arkadaşlar, olamayanlar, yarım kalan hayaller, toprağa karışan dostlar vardı.

Kahvenin duvarındaki saat yine ağır ağır ilerliyordu.

Çaylar soğuyor, hatıralar ise hâlâ sıcaktı.

Ve kahvenin en yaşlısı son cümleyi kurdu:

— İnsan memleketinden ayrılsa da, çocukluğu hiçbir zaman kalkıp gitmiyor. Bir bardak çayın buharında, eski bir köy adında, unutuldu sanılan bir arkadaşın isminde yeniden gelip masaya oturuyor... Ve ekledi; basın bunu da yaz dedi gasteci bizi diyneya diyerek beni de muhabbete tanık eyledi bir kere...

Yazmasak olmazdı.