Küçük kız annesi balık yaparken izliyordu. Annesi büyükçe bir balığın kafa ve kuyruk tarafından önemlice bir bölümünü kesip atıyordu, tavaya ise orta bölümü koyup kızartıyordu. Kız annesinin bu davranışına anlam verememişti çünkü bu bir israftı. Annesinin neden böyle yaptığını sordu.

Annesi ona annesinden böyle gördüğünü anlattı.

Küçük kız yine anlam verememişti ve anneannesini arayarak sordu; o da annesinden öyle gördüğünü söyledi.

Küçük kız balıkların önemli bir bölümünün çöpe gitmesine neden olan tarifi merak ediyordu ve anneannesinin annesini ziyaret etmeye karar verdi. Bir buket çiçek hazırlayarak gitti ve büyük büyükannesinin cevabını merak ettiği soruyu sordu.

Aldığı cevap çok ilginçti:

“Benim tavam küçüktü ve ben ancak bu şekilde onları kızartabiliyordum. Özel başka bir sebebi yok!”

Ne kadar garip değil mi?

Bazen insanın hayatını değiştiren bir cümle, koskoca bir geleneğin aslında ne kadar anlamsız olduğunu ortaya çıkarabiliyor.

Kadın yıllarca balığın başını ve kuyruğunu kesmiş. Kızı annesinden görmüş, o da kendi kızına öğretmiş. Sonra torununa geçmiş. Kimse dönüp de “Neden?” diye sormamış.

Çünkü cevap hazırmış:

“Büyüklerimiz böyle yapardı.”

İşte toplumların en güçlü, en görünmez zincirlerinden biri de budur.

Böyle gördük.

Böyle gördüğümüz için böyle yaptık.

Böyle yaptığımız için doğru olduğuna inandık.

Doğru olduğuna inandığımız için çocuklarımıza öğrettik.

Çocuklarımız da bir gün bize aynı şeyi sorduğunda, “Biz de büyüklerimizden böyle gördük” diye cevap verdiler.

Ve böylece bir alışkanlık, zamanla geleneğe; gelenek, zamanla kurala; kural, zamanla inanca dönüştü.

Sonra kimse nedenini hatırlamadı.

Sadece uygulamaya devam etti.

Hayatımızın birçok alanında balığın başını ve kuyruğunu hâlâ kesip çöpe atıyoruz.

Dinde de böyle.

Cemiyette de böyle.

Siyasette de böyle.

Aile hayatında da böyle.

Eğitimde, çalışma hayatında, komşuluk ilişkilerinde, hatta birbirimize bakışımızda bile böyle.

Bir şeyin doğru olup olmadığını çoğu zaman sorgulamıyoruz.

“Eskiden böyleydi.”

“Bizim zamanımızda böyleydi.”

“Büyüklerimiz böyle yapardı.”

“Biz böyle gördük.”

Bu cümleler bazen düşüncenin yerine geçiyor.

Oysa bir şeyi geçmişten devralmış olmak, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.

Atalarımızdan bize kalan her şey kutsal değildir.

Her gelenek korunması gereken bir değer değildir.

Her alışkanlık doğru değildir.

Her inanç biçimi sorgulanamaz değildir.

Ve her “böyle yapılır” cümlesinin arkasında mutlaka akıl, ihtiyaç veya hikmet bulunmayabilir.

Bazen sadece küçük bir tava vardır.

Ama biz o küçük tavayı unutup, balığın başını ve kuyruğunu kesmeyi kutsal bir tarif haline getirmişizdir.

Asıl mesele de burada başlıyor.

İnsan, alışkanlıklarını zamanla düşüncelerinin yerine koyuyor.

Bir şeyi yeterince uzun süre tekrar edince, onun nedenini sormayı bırakıyor.

Sonra alışkanlık karakter oluyor.

Karakter toplum davranışına dönüşüyor.

Toplum davranışı gelenek oluyor.

Gelenek sorgulanmayınca da dogmaya dönüşüyor.

Böylece insanlar, neden yaptıklarını bilmedikleri şeyleri savunmaya başlıyorlar.

Üstelik sadece yapmakla kalmıyor, yapmayanı da yanlış kabul ediyorlar.

“Bizim gibi yapmıyorsa yanlış yapıyordur.”

Belki de insanlığın en büyük problemlerinden biri budur.

Ezberin bilgi sanılması.

Bir düşünceyi çok uzun zamandır taşıyor olmak, onu doğru yapmaz.

Bir sözün çok eski olması, onun hikmetli olduğunu garanti etmez.

Bir uygulamanın yüzlerce yıldır devam etmesi, onun hâlâ gerekli olduğunu göstermez.

Zaman bazı şeyleri eskittiği gibi, bazı yanlışları da görünmez hale getirir.

Toplumlar bazen yanlışlarını gelenek adı altında korur.

Siyaset, geçmişte yapılmış hataları “devlet geleneği” diye savunabilir.

Cemiyet, dışlayıcılığı “örf ve adet” diye meşrulaştırabilir.

Aile, baskıyı “terbiye” diye anlatabilir.

İnsanlar kendi korkularını “inanç”, kendi önyargılarını “tecrübe”, kendi ezberlerini “hakikat” zannedebilir.

Oysa insanın görevi yalnızca kendisinden öncekileri tekrar etmek değildir.

Biraz da onların bıraktığı yerden düşünmektir.

Büyüklerimize saygı göstermek, onların bütün doğrularını ve yanlışlarını sorgusuz sualsiz taşımak değildir.

Belki de gerçek saygı, onların bize bıraktığı mirasa yeni sorular sormaktır.

“Bunu neden yapıyoruz?”

“Bunun amacı ne?”

“Bugün hâlâ gerekli mi?”

“Bize faydası var mı?”

“Bir başkasına zarar veriyor mu?”

“Bunu gerçekten inanarak mı yapıyorum, yoksa yalnızca böyle gördüğüm için mi?”

Bu sorular sorulmadığında insan kendi hayatının sahibi olmaktan çıkıyor.

Geçmişin tekrarlayan bir kopyasına dönüşüyor.

Oysa hayat, başkalarının yarım bıraktığı cümleleri tamamlamak değil; gerektiğinde o cümleleri yeniden yazabilmektir.

Belki de çocukların en önemli görevi büyüklerinden her şeyi öğrenmek değil, büyüklerinin hiç sormadığı soruları sormaktır.

Küçük kızın yaptığı da buydu.

Annesine sordu.

Yetmedi, anneannesine sordu.

O da yetmedi, büyük büyükannesine gitti.

Ve sonunda öğrendi ki ortada büyük bir sır, kutsal bir tarif, aileden aileye aktarılan özel bir bilgi yokmuş.

Sadece küçük bir tava varmış.

Bunca yıl boyunca balığın başı ve kuyruğu, aslında küçük bir tavanın kurbanıymış.

Şimdi dönüp kendi hayatımıza bakalım.

Biz hangi balıkların başını ve kuyruğunu hâlâ kesip çöpe atıyoruz?

Hangi düşünceleri nedenini bilmeden savunuyoruz?

Hangi alışkanlıklarımızı “gelenek” diye koruyoruz?

Hangi korkularımızı “inanç” diye yaşıyoruz?

Hangi siyasi ezberleri “hakikat” sanıyoruz?

Hangi toplumsal yanlışları sırf herkes yaptığı için normal kabul ediyoruz?

Belki de arada bir mutfağa girip tavaya bakmak gerekiyor.

Çünkü bazen sorun balıkta değildir.

Aslında tava küçüktür.

Ama biz küçük kafalar yüzünden yıllardır balığın suçlu olduğuna inanmayı seçiyoruz.

Vesselam