Sevgili Mustafa,

Bu mektubu sana otuz yıl öncesinden yazıyorum. Takvimler 1996'yı gösteriyor. Dünya başka bir dünya, Türkiye başka bir Türkiye... Ceplerimizde akıllı telefonlar yok, ama yüreğimizde büyük hayaller var. Gazete mürekkebinin kokusu hâlâ sabahların en güvenilir kokusu. Daktilo sesleri, matbaa gürültüsü ve kahvehanelerde yapılan memleket tartışmaları hâlâ hayatın ritmini belirliyor.

Sana ulaşacağımı bilmiyorum. Ama biliyorum ki sen, bu satırları okurken saçlarına aklar düşmüş olacak. Belki yorgun olacaksın. Belki kırgın... Belki de hâlâ inadına yazıyor olacaksın.

1996 zor bir yıl. Susurluk kazasıyla devletin karanlık dehlizleri görünür oldu. Sokaklarda "Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" eylemleri konuşuluyor. Herkes bir şeylerin değişeceğine inanmak istiyor. Demokrasi, hukuk, adalet... Bu üç kelimeyi herkes söylüyor ama herkes aynı anlamı yüklemiyor.

Siyaset yine gürültülü. Koalisyonlar kuruluyor, dağılıyor. Meydanlarda verilen sözler, kürsülerden inince unutuluyor. Sen ise gazeteci olmanın ne demek olduğunu öğreniyorsun. Gerçeğin bazen alkış getirmediğini, ama vicdanı rahat bıraktığını yavaş yavaş anlıyorsun.

Kültür ve sanat ise bütün bu hengâmenin içinde nefes almaya çalışıyor. Kitapçılarda yeni romanlar raflara diziliyor. Şairler hâlâ memleketi anlatıyor. Tiyatrolar perde açıyor. Genç müzisyenler yeni şarkılar söylüyor. İnsanlar hâlâ bir şiirin dünyayı değiştirebileceğine inanıyor. Sen de buna inanıyorsun.

Belki bir gün kitap yazacağını hayal ediyorsun. Belki memleketin olan İnebolu'nun unutulan hikâyelerini gün yüzüne çıkaracağını bilmiyorsun henüz. Ama içinde hep aynı ses var: "Yaz... Çünkü unutulan her insan, anlatılmayan her hikâye ikinci kez ölür."

Otuz yıl sonra sana bir şey sormak istiyorum.

Hâlâ kalemin satılık değil, değil mi?

Hâlâ doğru bildiğini söyleyebiliyor musun?

Hâlâ çocukların gözlerinin içine utanmadan bakabiliyor musun?

Yoksa zaman seni de herkes gibi uslandırdı mı?

Bak, burada internet yok. Sosyal medya yok. Beğeni sayıları yok. İnsanlar yazıları okuyarak tartışıyor. Gazeteler katlanıp ceplere konuyor. Bir köşe yazısı günlerce konuşuluyor. Umarım senin zamanında da kelimeler, algoritmalardan daha değerlidir.

Bir şeyi de merak ediyorum.

İnebolu nasıl?

Liman hâlâ denize aynı hüzünle mi bakıyor?

Sokaklarda kalaycıların, semercilerin, demircilerin, marangozların, balıkçılsrın sesleri duyuluyor mu?

Çocuklar denize taş sektiriyor mu?

Yoksa beton, hafızanın yerini de mi aldı?

Eğer bir gün yorulursan, çocukluğunu hatırla. Dedenin nasırlı ellerini, ninenin sessiz dualarını, Karadeniz'in hırçın dalgalarını hatırla. Çünkü insan, en çok geldiği yeri unutunca kaybolur.

Sana bir sır vereyim.

Hayat, kazandıklarından çok vazgeçemediklerinle seni sınayacak.

Bazen dost bildiklerin yabancı olacak. Bazen hiç tanımadığın insanlar omzuna el koyacak. En ağır yalnızlıklar kalabalıkların içinde yaşanacak. Ama yine de yazmaktan vazgeçme.

Çünkü bazı insanlar konuşarak yaşar.

Bazıları susarak...

Sen ise yazarak yaşayacaksın.

Ve belki senden geriye büyük servetler kalmayacak. Ama bir kitap, bir gazete kupürü, bir şiir, bir belgesel, bir çocuğun hafızasında bıraktığın tek cümle... İşte gerçek mirasın onlar olacak.

Otuz yıl sonra Türkiye'nin bütün sorunları çözülmüşmüdür bilmiyorum. Ama umarım insanlar birbirini dinlemeyi öğrenmiştir. Umarım siyaset, insanın önüne geçmemiştir. Umarım sanat hâlâ özgürdür. Umarım edebiyat, hakikatin sığınağı olmaya devam ediyordur.

Eğer bunların hiçbiri gerçekleşmediyse...

Yine yaz.

Çünkü bazen bir ülkenin hafızasını, tarih kitaplarından önce yazarlar korur.

Sana otuz yıl öncesinden selam gönderiyorum.

Aynı gökyüzünün altında, aynı denizin kokusunu içine çekerek...

Sevgiyle!

1996'daki Sen