“İnsan, değer verdiği şeyleri korumadığı sürece, kaybetmeyi hak eder. Kıymet bilmek, insan olmanın özüdür.”

Morgan Freeman’a ait olduğu söylenen bu söz, şehirlerin kaderini de anlatıyor. Bir şehri sevmek; adını söylemek, fotoğrafını paylaşmak ve geçmişiyle övünmekten fazlasını gerektirir. Asıl mesele, sahip olduğumuz değerleri korumak ve gelecek kuşaklara aktarmaktır.

İnebolu’ya baktığımda şu soru akla geliyor: Biz gerçekten bu şehri seviyor muyuz, yoksa yalnızca sevdiğimizi söylemeyi mi seviyoruz?

Çünkü sevdiğimiz şeyi korur, sorun çıktığında müdahale eder ve geleceğini düşünürüz. Oysa İnebolu’da sorunlar konuşuluyor, birkaç gün gündemde kalıyor, sonra unutuluyor. Aynı sorun yeniden ortaya çıktığında ise hep birlikte şaşırıyoruz.

Dere ıslahı ve yol meseleleri bunun örnekleri. Yine ödenek bitmiş, şantiye kapanmış, müteahhit kapı duvar! Sonra... İşler zamanında yapılmayınca sorun büyüyor, maliyet artıyor ve küçük problemler büyük krizlere dönüşüyor. İyi yönetim, vatandaşın şikâyetini beklemeden sorunu görmek ve çözmektir.

Yerel yönetim ve mülki idarede sahip olunan koltuk siyasi kariyerin basamağı değildir. Makamların asıl sahibi de siyasetçiler değil, şehirde yaşayan insanlardır. Vatandaş; yolunun yapılmasını, suyunun akmasını, deresinin taşmamasını, çocuğunun iş bulmasını ve şehrinin geleceğe güvenle bakmasını ister.

Bir şehirde yol yapılırken, dere ıslah edilirken veya tarihi yapı korunurken seçim hesabı yapılmaz. Çünkü şehirlerin geleceği, günlük siyasi hesaplardan daha değerlidir.

Ancak bütün sorumluluğu yönetime yükleyemeyiz. İnebolu’nun geleceğinde kaymakamın, kurum birim amirlerinin, esnafın, gençlerin, emeklilerin, çalışanların, öğretmenlerin, STK'lar ve pek kıymatli cemaatçiklerin, pastadan pay alan ama akşama kadar tespih sallayıp kaldırım arşınlayanların, gazetecilerin ve hatta tüm vatandaşların payı var.

Turizm istiyoruz; fakat gelen insanı nasıl karşılıyoruz? Dükkânlarımızın görüntüsüne, hizmet anlayışımıza ve şehir merkezinin durumuna bakıyor muyuz?

Turizm, “İnebolu’ya turist gelsin” demekle olmaz. Gelen insanın kendisini değerli hissetmesi, şehrin tarihini tanıması, temiz ve düzenli bir ortamla karşılaşması gerekir. İnsanlar artık yalnızca ürün değil, deneyim satın alıyor. Kötü deneyimin bedelini ise bir daha gelmeyerek ödüyor.

Gençlerin Tofaş sevgisini, müziğini veya gürültüsünü konuşmak kolay; fakat neden kendilerini orada ifade etmeye çalıştıklarını konuşmak zor.

Bir gence kitap, spor, sanat, üretim ve iş imkânı sunmuyorsanız, ona bu şehirde geleceği olduğunu hissettirmiyorsanız, sonra neden başka yerlere tutunduğunu sorgulamanın anlamı kalmıyor.

Gençlik boşluk kabul etmez. Kimi kitaba, kimi müziğe, kimi spora, kimi arabasına, kimi de bavuluna tutunur.

Asıl konuşmamız gereken, gençlerin Tofaşlarından önce neden bavullarını hazırladığıdır. Çünkü bir şehrin geleceğini tüketen şey yüksek sesli egzoz değil, gençlerin sessizce başka şehirlere gitmesidir.

Ekonomik kriz de şehir ekonomisini daha kırılgan hale getiriyor. Esnafın müşterisi azalıyor, vatandaşın alım gücü düşüyor, genç iş bulamıyor ve küçük işletmeler borçlanıyor.

Para dönmeyince esnaf, esnaf nefes alamayınca çalışan, çalışan işini kaybedince genç şehirden gitmek zorunda kalıyor. Genç gidince nüfus azalıyor, nüfus azalınca ekonomik hareket daha da düşüyor.

Yol, dere, esnaf, genç ve turizm birbirinden ayrı meseleler değildir. Bunların tamamı şehrin yaşam damarlarıdır.

İnebolu’nun talihsizliği, sahip olduklarının değerini zamanında anlayamamasıdır.

Denizimiz, tarihimiz, İstiklâl Yolu, İstiklâl Madalyası, kemânemiz, ahşap evlerimiz ve anlatılmayı bekleyen hikâyelerimiz var. Ancak bunlar kendiliğinden ekonomik veya kültürel değere dönüşmez.

Tarihe sahip olmak başka, tarihi yaşatmak başkadır. Geçmişle övünmek başka, geçmişten geleceğe yol kurmak başkadır.

Biz çoğu zaman geçmişi anlatmayı, geleceği planlamaktan daha kolay buluyoruz. Oysa gelecek hesap ister.

Artık kendimize şunu sormalıyız: İnebolu’yu gerçekten kaybetmeden önce daha ne kadar seyredeceğiz?

Bir yolun bozulmasını, derenin taşmasını, bir gencin gitmesini, tarihi bir yapının çürümesini veya bir esnafın kepenk indirmesini mi bekleyeceğiz?

Yoksa hâlâ bir şeylere sahipken ve elimizdeyken harekete mi geçeceğiz?

Kıymet bilmek, güzel söz söylemek değildir. Emek vermek, gerektiğinde eleştirmek, hesap sormak ve kendi yanlışını kabul etmektir. Hepimizin İnebolu’nun geleceğine karşı sorumluluğu var.

Çünkü bir şehri kaybetmek için onu yıkmak gerekmiyor. Bazen ilgisiz kalmak, susmak, görmezden gelmek ve yapılması gerekeni ertelemek yetiyor.

Sonra şehir yerinde duruyor elbette ama elde geriye yalnızca adı kalıyor.

Vesselam