Bir günde bin yıllık mevzu yaşıyoruz. Öyle ki, anın dışına çıkıp olan biteni tartacak vaktimiz bile kalmıyor. Günümüz problemlerini canımızı yakacak raddeye gelmeden düşünmeye dermanımız yok. Zira deliliğin kıyılarında geziniyoruz. Kendi dünyalarımızın kralı, kraliçesi olsak da şehrin çeperlerinde kendi dünyasına tutunmaya çalışan biricik bireyleriz artık.

Çiçero’nun “Daha önce söylenmemiş hiçbir şey yoktur” sözü üzerine düşünürken, “O halde yaşanmamış hiçbir şey de yoktur” diyorum. Teknolojik gelişmelerin hayatımıza kattığı yeni dekorlar haricinde, duygularımızın özünde bir değişim var mıdır? Emin olamıyorum.

Günün yoğun temposundan kaçmak istediğimde kendimi hep edebiyatın kucağında buluyorum. İyi kitap dediğimiz eserlerin, gündelik yaşamın küçücük nüanslarını yakalayan yazarların elinden çıktığını biliyoruz. Bu yazarların psikoloji biliminden haberleri var mıydı bilinmez ama gözlem yeteneklerinin keskinliği tartışılmaz. İnsanın hem aydınlık hem de karanlık yüzüne bakacak kadar kendilerine dürüst davranabilmişler.

Geçtiğimiz günlerde, yine bir sakinleşme arayışındayken Jean Teule’nin Dansa Davet kitabı ile yollarım kesişti. Dönemin kayıtlarından beslenen bu eseri şaşkınlıkla okudum. 13. ve 17. yüzyıllar arasında aniden dans etmeye başlayan insanlara rastlansa da, 1518 yılı bu anlamda tarihin dikkat çekici biir durağı imiş. O yılın Temmuz ayında, Strasbourg sokaklarında bir kadın aniden dans etmeye başlamış. Ardından yüzlerce insan, nedenini bilmedikleri bir ritme kapılarak bedenleri bitkin düşene, kalpleri durana dek dans etmiş. Bir ayın sonunda dans bitmiş ancak geriye bir daha yürüyemeyecek kadar hırpalanmış bedenler kalmış.

Kitaptaki tarihsel sosyal gözlem öylesine keskindi ki, adeta insanlık mozaiğinden sesleniyordu. Düşündükçe sormadan edemedim: Sokağa taşan bu kitlesel histeri bugün bitti mi?

Foucault imdadıma yetişiyor. Onun penceresinden baktığımda; deliliğin artık sokağa taşmasına izin verilmediğini, normallik duvarları arkasına hapsedildiğini görürüz. Bugün, Strasbourg’un taş sokaklarındaki fiziksel dansın yerini zihinlerimizin içindeki dijital gürültü aldı. Durmayan bildirimler, bitmek bilmeyen bilgi akışı ve sürekli bir yerlere yetişme telaşı... Artık ayaklarımız değil, sinapslarımız dans ediyor.

Tıpkı 1518’in yoksul ve çaresiz insanlarının, hayatın ağırlığından kaçmak için kendilerini o ölümcül transa bırakması gibi; biz de modern hayatın yarattığı anlamsızlık ve boşluk hissinden kaçmak için ekranların ritmine sığınıyoruz. Üstelik bu seferki dans çok daha tehlikeli; çünkü hepimiz aynı tonda delirdiğimiz için, bu zihinsel kaosu modern yaşamın gerekliliği zannediyoruz. Sokağa dökülmüyoruz belki ama ekranlarımızın hapishanesinde tüketirken tükeniyoruz. Cafcaflı renkleri gördükçe ruhumuzun öz rengini kaybediyor, derin bir mutsuzluğa sürükleniyoruz.

Sanırım insanlık mozaiğinin karanlık yönleriyle yüzleşmekten kaçmamak gerekiyor. Ne olduğumuzu, ne hissettiğimizi ve hayattan gerçekten ne istediğimizi yüreğimize sorma vaktimiz geldi. Huzursuzluğumuzu gizlediğimiz mutluluk maskelerini çıkarma vakti geldi. Gerçekliğimizle yüzleşme vakti...

Zihnimizdeki bu gürültülü dansı durdurup, yaşadığımız şehri ve iç dünyamızı keşfe çıkalım mı?

Aydınlanma, salt aydınlık yanımızla mümkün değildir. İnsanın karanlığı, sırtında taşıdığı bir yük değil; tüm renkleri barındıran zengin bir palettir. Karanlığımızla yüzleşebilmemiz dileğiyle...