Bazı insanlar doğdukları yerden hiç kopmaz. Gitseler bile, yanlarında taşırlar. Orhan Şaik Gökyay da onlardan biriydi. Çünkü onun memleketi sadece bir doğum yeri değil, bir karakter terbiyesiydi: İnebolu.

1902 yılında İnebolu’da doğduğunda, Osmanlı’nın son demleri yaşanıyordu. Çocukluğu, imparatorluğun çözülüşüne; gençliği, bir ülkenin yeniden kuruluşuna denk geldi. Bu yüzden onun kalemi sadece estetik bir arayışın değil, tarihsel bir sarsıntının içinden çıktı.

Henüz genç bir öğretmenken Anadolu’nun farklı şehirlerinde görev yaptı. Ama o sadece ders anlatan bir öğretmen değildi; metinlerle yaşayan, kelimelerin izini süren bir araştırmacıydı. En bilinen akademik çalışması, Dede Korkut Hikâyeleri üzerine yaptığı titiz incelemeler ve yayına hazırladığı metindir. Gökyay, bu eserle sadece bir edebiyat metnini değil, bir milletin hafızasını ayağa kaldırdı.

Hayatının en çarpıcı kesitlerinden biri ise devletle yaşadığı gerilimlerdir. 1940’lı yıllarda, dönemin siyasi atmosferinde “sakıncalı” görülen aydınlar arasında yer aldı. Görevinden uzaklaştırıldı, soruşturmalar geçirdi. Ama geri adım atmadı. Çünkü onun için mesele bir maaş değil, bir duruştu. Bu yüzden şiiri de hayatı gibi netti: Eğilip bükülmeyen.

“Bu Vatan Kimin?” şiirini yazdığı dönem, aslında onun iç hesaplaşmasının da zirvesiydi. O şiir, sadece bir milliyetçilik metni değildir; aynı zamanda bir ahlak bildirgesidir. Kimin çalıştığı, kimin ürettiği, kimin sahiplendiği üzerine bir sorgulamadır. Gökyay’ın yaşadığı zorluklar, bu şiirin arka planını daha da sertleştirir.

Bir başka kesit: Arşivlerin tozlu rafları. Gökyay, yıllarını eski metinleri incelemeye, karşılaştırmaya, düzeltmeye adadı. Bugün birçok kişinin adını bile duymadığı yazmalar, onun sabrı sayesinde gün yüzüne çıktı. Akademisyenliği, masa başında geçirilen sıradan bir mesai değildi; adeta bir kazı çalışmasıydı. Kelimelerin arkeoloğuydu.

Özel hayatı ise sadeydi. Gösterişten uzak, içine kapanık bir yaşam sürdü. Belki de bu yüzden şiirinde bağıran değil, derinden gelen bir ses vardır. Onu tanıyanlar, keskin zekâsını ve nüktedanlığını anlatır. Ama en çok da tavizsizliğini…

İnebolu’nun o sert rüzgârı, onun karakterine işlemişti. Çünkü bu kasaba, insanı ya savurur ya da kökleştirir. Gökyay kök salanlardan oldu. Nereye giderse gitsin, o rüzgârı yanında taşıdı.

Bugün dönüp baktığımızda, Orhan Şaik Gökyay’ın hayatı bize şunu söylüyor:

Edebiyat, sadece yazmak değildir. Bazen bedel ödemektir. Bazen yalnız kalmaktır. Bazen de herkes susarken konuşmaktır.

Ve belki de en önemlisi…

Bir memleketi sevmek, onu övmek değil; gerektiğinde ona ayna tutmaktır.

Vesselam.