Spor yaparken gözüm ağırlık plakalarıma takılıyor. Demir döküm, el kadar küçük bir plaka oldukça ağır; hacmen ondan kat kat büyük olan daha hafif bir plaka ise neredeyse bütün alanı kaplıyor. Ebatı büyük, yükü hafif olan bu plakaya baktıkça farkında olmadan modern insanı, beni, bizi, hepimizi düşünüyorum.
Eskiler yükte hafif, pahada ağır şeylere kıymet verirlerdi. Şimdiyse devasa ambalajların, görünüşte ağır, görünüşte bilgili, görünüşte yaşanan hayatların devrindeyiz. Görünüşte ağırız ama esintide yaprak gibi savruluyoruz; görünüşte biliyoruz ama hakikatin karşısında kalakalıyoruz; görünüşte yaşıyoruz ama aslında yalnızca günleri deviriyoruz. Doğan Cüceloğlu, yıllar evvel Mış Gibi Yaşamlar derken meğer hepimize bir şerh düşüyormuş.
Hayata devam edebilmek için bu şerhi kaldırmak mı gerekiyor? Ne demek efendim, yeni yeni icatlar çıkarmayın başımıza! Demeyin. Bu kısır döngüden çıkmak mümkünmüş. Lakin çabalamak gerekirmiş. Olduğun gibi olabilmek için çabalamak... Üstelik bu, görünürdeki doğallığın arkasında saatlerce süren hazırlıklardan ibaret değil. Kendini sürekli kanıtlamak zorunda hissetmeden, olduğun hâlinle var olabilmekten söz ediyorum.
Çünkü insanın kendini gerçekleştirmesiyle kendini sürekli kanıtlaması aynı şey değilmiş. Biri kendine yaklaştırırken diğeri, başkalarının gözünde yer kaplama uğruna, insanı kendinden uzaklaştırabiliyormuş.
Meğer yap(a)mamak da olağanmış!
Hep yapıp ettiklerimizle var olduğumuza inanırdım. Ne kadar çok yaparsam o kadar çok var olacağımı, ne kadar çok başarırsam kendime o kadar yaklaşacağımı sanırdım. Artık kendime yalan söylemiyorum. Yap(a)madıklarımla da varım! Yapmayı tercih etmediklerimle, tercih edip de yapamadıklarımla...
Hayatta daha çok yer kaplamak için çabaladıkça kendimle uzlaşabileceğim alanı daraltıyormuşum. Her şeyi yapabilme ihtimalinin peşinden koşarken neyi gerçekten istediğimi, neyi yalnızca yapmam gerektiğine inandığım için istediğimi birbirine karıştırıyormuşum. Meğer her vazgeçiş eksilmek, her yapamayış başarısızlık değilmiş. Bazen insan, yapmadıklarıyla da kendine yaklaşabilirmiş.
Çocuk kararlılığıyla istemiyorum diyorum. Her şeyi istemek, her şeye yetişmek, her fırsatı değerlendirmek zorunda değilim. Her gün kendimi seçmek istiyorum. Olduğum gibi kabul görmek, olduğum gibi sevilmek... Cesaretlerimle değil, korkularımla da kabul görmek.
İnsan yalnızca güçlü yanlarıyla var olmuyor. Korkularıyla, tereddütleriyle, yarım kalmışlıklarıyla da var. Bütün bunlara rağmen değil, bütün bunlarla birlikte sevilmek istiyor. Belki de kendimizle barışmak, eksiklerimizi gidermekten önce onları saklamak zorunda olmadığımızı kabul etmekle başlıyor.
Kabul görmek, sevilip sayılmak... Kulağınıza nasıl geliyor? Bana buram buram toplumsallık, görünmez bağlarla birbirimize bağlanışımız geliyor. Kendimize dair inançlarımızın ne kadarını kendimiz kurduk, ne kadarını başkalarının beklentilerinden devraldık? Hangi arzular gerçekten bizim, hangileri kabul görmek uğruna içselleştirdiklerimiz?
Belki de hepimizin inşasına katkıda bulunduğu zihinsel hapishaneleri keşfetmenin vakti gelmiştir. Kendimizi yalnızca başardıklarımızla tanımlamaktan, başkalarını da yalnızca gösterdikleriyle ölçmekten vazgeçebildiğimiz; korkularımıza, eksiklerimize ve yarım kalmışlıklarımıza birbirimizin yanında yer açabildiğimiz günlere...
Çünkü mesele hayatta ne kadar yer kapladığımız değil, kendimize ne kadar alan açabildiğimiz.
Dışarıdan küçük, içeriden kocaman dünyalarımızı keşfedebildiğimiz; daha çok görünmek yerine daha sahici olabildiğimiz, yalnızca kendimiz değil, biz olabildiğimiz günlere!