Geçtiğimiz hafta sonu Çatalzeytin Mektubu Gazetesi sahibi ve değerli mücadele adamı Emin Türkay Öztürk hocam aradı... İnebolu'da bir Reşat Çapan vardı diye. Araştırsan, değerli katkılarını, ibretlik meslek hayatını bugüne aktaracak bir çalışmayı hakedecek bu ismi yeni kuşağa hatırlatsan babında...
Bu hafta bu köşede hem analım hem bir kritik yapalım istedim, Türkay hocamın da tavsiyesi zemin bulsun istedim.
Reşat Çapan gibi isimler, taşra basınının klasik tipidir:
Hem gazete sahibi, hem yazar hem de yerel kamuoyu oluşturucusu...
1950’lerde İnebolu gibi yerlerde bu tür gazeteciler, yerel siyasetin ve toplumsal tartışmaların doğrudan aktörleriydi.
İnebolu küçük bir yer. Küçük yerlerin büyük hafızası olur. Çünkü burada hiçbir şey gerçekten kaybolmaz; sadece adı değişir, sesi kısılır, sonra bir gün başka bir tartışmanın içinde yeniden ortaya çıkar.
Reşat Çapan da böyle bir isim.
1950’lerde bir gazete çıkarıyor: Hakkın Sesi.
Adı iddialı. Hakkın sesi olmak kolay değil. Hele İnebolu gibi herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirine borçlu olduğu, herkesin bir şekilde susmayı öğrendiği bir yerde…
Çapan sadece gazeteci değil. Aynı zamanda bir taraf. Çünkü taşrada gazetecilik tarafsızlık değil, taraf olma cesareti meselesidir. Yazdığın her satır birine dokunur. Her dokunduğun yerden bir tepki gelir. Ve çoğu zaman o tepki hukuki değil, sosyal olur: dışlanırsın, yalnızlaşırsın, susturulursun.
Bugün dönüp bakınca şu soruyu sormak gerekiyor:
Gerçekten “hakkın sesi” olabildik mi?
Yoksa her dönem kendi “uygun sessizliğimizi” mi ürettik?
Çünkü mesele bir gazetenin adı değil. Mesele, o gazetenin neyi göze aldığıdır.
1950’lerde bir yerel gazeteci hakkında dava açılması, ceza verilmesi… Bunlar tesadüf değil. Bu, yerel basının aslında ne kadar tehlikeli bir iş olduğunun göstergesi. Ankara’da yazmak kolaydır; İnebolu’da yazmak zordur. Çünkü yazdığın kişi ertesi gün kapının önünden geçer. Selam vermez. Ya da fazlasıyla verir.
Bugün ne değişti?
Gazeteler var. Sosyal medya var. Herkes konuşuyor gibi görünüyor. Ama asıl mesele hâlâ aynı:
Kim gerçekten konuşuyor, kim rol yapıyor?
İnebolu’nun limanı özelleştirilir.
Gençler gider.
Sokaklar sessizleşir.
Ve biz hâlâ “yerel basın var mı?” diye tartışırız.
Var. Ama ne kadar diri?
Reşat Çapan’ın hikâyesi burada önem kazanıyor. Çünkü o dönem gazetecilik, sadece haber yapmak değildi. Bir duruştu. Bedeli vardı. Ve o bedel çoğu zaman yalnızlıktı.
Bugün ise başka bir sorunla karşı karşıyayız:
Bedel yoksa, duruş da yok.
“Hakkın Sesi” gibi isimler kulağa nostaljik geliyor olabilir. Ama asıl soru şu:
Bugün İnebolu’da, herhangi bir yerde, gerçekten “hakkın sesi” olmayı göze alan kaç kişi var?
Gazetecilik teknik bir iş değil.
Ahlaki bir tercihtir.
Ve o tercih şudur:
Ya yazarsın…
Ya da susarsın.
Ortası yoktur.
Vesselam...