Bir kentin ruhu, vitrinlerinde değil; arka sokaklarında saklıdır. El emeği, göz nuru, maharet, ısrar, geleneği taşıma arzusunu hala saklar o sokaklar... Geldiğimden bu yana o sokakları, eski halleriyle dolaştım dün... Sesler dinmiş, o adamlar gitmiş, o sokaklar var ama... O sesler yok!

Ve o sokaklarda artık ses yoksa, bilin ki bir şeyler eksilmiş demektir.

İnebolu… Çocukluk ve gençlik yıllarımdan bugünüme düşüveren isim ve anılarla harmanlanmış bir yazı olsun istedim bu defa... O İnebolu da vardı bir zamanlar...

Bir zamanlar çekiç seslerinin yankılandığı, bakırın ateşte kızardığı, dalların sabırla örüldüğü bir kasabaydı. Şimdi ise o seslerin yerini, tuhaf bir sessizlik aldı. Daracık ama geçmişin derinliğinden bugüne göz kırpan o meslekler ve erbapları desem... Kimbilir belki de çok az insan gözünde canlandırabilir ve o ustalara dair anıları hatırlar.

Semerci Fethi, Kalaycı Tahir, Tenekeci Niyazi, Demirci Halil, Sabri Usta, Saatçi Hüseyin, Nalbant, Sünnetçi desem... Çoğunlukla sessizlik düşer orta yere...

Bu sessizlik, yalnızca ustaların susması değil; bir kültürün yavaş yavaş sahneden çekilmesidir.

Semerciyi düşünün.

Yeni Cami’nin arkasında, direnen bir mesleğe dair küçük bir dükkan...

Binbir zahmet, emek, onca çaba...

Bir hayvanın sırtına konacak yükü değil, aslında insanın hayatını dengelerdi o. Ölçer, biçer, hissederdi. Çünkü bilirdi: yanlış yapılan bir semer, yalnızca hayvana değil, insana da acı verir.

Bugün semer yok.

Çünkü yük taşıyan hayvan yok.

Ama asıl mesele şu: yük taşıyan insan da kalmadı.

Kalaycıyı hatırlayan var mı?

Bakır kazanları ateşe tutar, sabırla işlerdi. O iş, yalnızca bir tamirat değil; bir yeniden hayata döndürme ritüeliydi.

Şimdi kırılan atılıyor.

Eskinin tamiri yok.

Çünkü biz artık eşyayı da, ilişkiyi de, hatta zamanı bile tamir etmiyoruz.

Sepetçi…

Doğayla konuşan adamdı o. Dalları kesmez, “ikna ederdi.” Eğip bükerek bir forma sokar ama kırmazdı.

Bugün biz neyi kırmadan eğebiliyoruz?

Ve balıkçı…

Denize açılan o küçük tekneler… Sabahın köründe, karanlıkla mücadele eden insanlar…

Onlar bilir: deniz, aceleyi sevmez.

Ama biz aceleye alıştık.

Hızlı yaşayıp, hızlı tüketip, hızlı unutuyoruz.

İnebolu’nun meselesi sadece ekonomik değil.

Bu bir hafıza meselesi.

Bir kasaba, ustalarını kaybettiğinde yalnızca meslekler ölmez;

Dil değişir,

Ritim bozulur,

Hayatın anlamı incelir.

Çünkü zanaat dediğimiz şey, aslında insanın dünyayla kurduğu en dürüst ilişkidir.

Bugün o dükkânlar ya kapalı, ya da hatıra niyetine açık. İçeride bir usta varsa, çoğu zaman yalnızdır.

Çırak yok.

Devam yok.

Gelecek yok.

Ama bir şey hâlâ var:

Anlatma imkânı.

Eğer anlatırsak,

Eğer hatırlarsak,

Eğer değerini yeniden kurarsak…

Belki o sesler geri gelmez ama

O ruh yeniden doğabilir.

İnebolu’nun sokaklarında bugün başka bir duyguyla yürüyün mesela, yürürken de kulak verin.

Belki bir yerlerde hâlâ ince bir çekiç sesi duyarsınız.

Ya da bu sadece bir hatıradır.

Ama unutmayın:

Bir toplum, hatırladığı kadar yaşar.

Vesselam...