YENİ TANRILAR VE KÖRLÜK HASTALIĞI

Para, torpil, kibir ve makam… Evet, zaman değişti; insanların hâlâ bir dine mensup görünmesine, ibadetinden söz etmesine, dilinden duaları eksik etmemesine bakmayın, çünkü artık başka bir çağın insanlarıyız ve çoğumuzun hayatında görünmeyen ama davranışlarımızı yöneten yeni tanrılar var; paranın karşısında eğilen, torpilin önünde susan, makam sahibinin karşısında küçülen, kibirli olanı güçlü zanneden ve kendi küçük çıkarı uğruna memleketin büyük meselelerini görmezden gelen bir anlayışın içinde yaşıyoruz.

Fakat benim asıl derdim bu dört tanrı da değil.

Çünkü onların hepsini bir araya getiren, hepsine tapılmasını mümkün kılan ve insanın gözünün önündeki gerçeği görmemesini sağlayan daha büyük bir tanrı var: Körlük.

İnebolu'da bugün birçok şeyi konuşuyoruz, fakat çoğunu yüksek sesle konuşmuyoruz; kahvede, evde, telefonda, dost meclisinde şikâyet ediyor, yanlışları birbirimize anlatıyor, “Böyle belediyecilik olmaz”, “Bu iş neden yapılmıyor?”, “Şu kurum neden görevini yerine getirmiyor?”, “Siyasetçiler neden buraya sahip çıkmıyor?” diye soruyor, sonra bütün bu soruların cevabını bulmuş gibi başımızı öne eğip hayatımıza devam ediyoruz.

İşte hastalık tam da burada başlıyor.

Çünkü bir memlekette halk her şeyi biliyor, herkes birbirine şikâyet ediyor, herkes yanlışın farkında oluyor ama hiç kimse gördüğü yanlışın karşısında sesini yükseltmiyorsa, artık mesele yalnızca siyasetçinin, başkanın, idarecinin veya makam sahibinin sorunu olmaktan çıkmış, toplumun tamamına bulaşmış bir körlük hastalığına dönüşmüş demektir.

İnebolu'nun siyaset figürleri bunu bilmiyor mu?

Biliyor.

Başkanlar, yöneticiler, bürokratlar, kurumların başındaki insanlar, siyasi temsilciler bu şehirde hangi sorunun yıllardır çözülemediğini bilmiyor mu?

Biliyor.

Hangi yolun bozuk olduğunu, hangi binanın kaderine terk edildiğini, hangi kurumun vatandaşın sesini duymadığını, hangi yatırımın yıllardır konuşulup bir türlü gerçekleşmediğini, hangi esnafın, hangi köylünün, hangi emeklinin, hangi gencin derdinin bir dosyanın içinde unutulduğunu herkes biliyor.

Ama bilmek başka, sorumluluk almak başka.

Çünkü makamın en büyük tehlikesi, insanın kendisini makamdan ibaret sanmaya başlamasıdır; dün vatandaşın yanında yürüyen insan bugün koltuğa oturduğunda vatandaşın sesini uzaktan gelen bir gürültü gibi duymaya başlıyor, etrafında birkaç alkışçı çoğaldıkça gerçek hayatla arasındaki mesafe büyüyor ve sonunda kendisine söylenenleri gerçek, kendisine söylenmeyenleri ise yok kabul ediyor.

Oysa makam geçicidir, koltuk geçicidir, siyasi güç geçicidir, alkış geçicidir; geriye yalnızca yapılanlar ve yapılmayanlar kalır.

Bugün İnebolu'da bazı siyasetçilerin, bazı yöneticilerin ve bazı makam sahiplerinin çevresinde dolaşan o görünmez duvarın adı belki de kibirdir.

Vatandaş konuşur, onlar dinliyormuş gibi yapar.

Vatandaş anlatır, onlar not alıyormuş gibi görünür.

Vatandaş bekler, onlar yeni bir törenin, yeni bir fotoğrafın, yeni bir açıklamanın peşine düşer.

Sonra hayat devam eder.

Ve biz yine aynı sorunları konuşuruz.

İşin daha acı tarafı ise halkın bir bölümünün bu düzeni eleştirirken başka bir bölümünün aynı düzenin devam etmesi için sessizce beklemesidir; çünkü herkes torpilin yanlış olduğunu söyler ama işi düşünce torpil arar, herkes liyakatsizlikten şikâyet eder ama kendi yakını bir yere geldiğinde sesini çıkarmaz, herkes siyasetin halktan uzaklaştığını söyler ama güçlü gördüğü siyasetçinin yanında fotoğraf çektirmek için sıraya girer.

İşte bu yüzden yalnızca yöneticileri suçlamak kolaycılıktır.

Çünkü bu hastalığın taşıyıcısı yalnızca makam sahibi değildir; bazen o makam sahibini yıllarca alkışlayan, yanlışını gördüğü halde susan, çıkarı bozulmasın diye başını çeviren vatandaş da hastalığın bir parçasıdır.

İnebolu'nun ihtiyacı daha fazla alkış değil, daha fazla itirazdır.

Daha fazla tören fotoğrafı değil, daha fazla hesap sormaktır.

Daha fazla makam övgüsü değil, daha fazla kamu vicdanıdır.

Bir başkanın görevi herkes tarafından sevilmek değil, şehrin sorunlarını çözmektir; bir siyasetçinin görevi kendi çevresini büyütmek değil, temsil ettiği insanların sesini taşımaktır; bir idarecinin görevi vatandaşın karşısında makamını göstermek değil, makamının gerektirdiği sorumluluğu yerine getirmektir.

Ve vatandaşın görevi de yalnızca şikâyet etmek değildir.

Çünkü şikâyet edip susmak, zamanla kabullenmektir.

Kabullenmek ise körlüğün başka bir biçimidir.

Bugün İnebolu'nun en büyük ihtiyacı belki de yeni bir yatırım, yeni bir bina, yeni bir proje kadar basit ama onlardan çok daha önemli bir şeydir: görmek.

Gerçeği görmek.

Yanlışı görmek.

Haksızlığı görmek.

İsrafı görmek.

Liyakatsizliği görmek.

Makamın arkasına saklanan kibri görmek.

Ve bütün bunları gördükten sonra susmamayı öğrenmek.

Çünkü para, torpil, kibir ve makam kendi başlarına ne kadar güçlü görünürse görünsün, onları asıl güçlü yapan toplumun sessizliğidir.

Ve unutmayalım; körlük, insanın gözlerinin görmemesi değildir. Körlük, gördüğü halde görmemeyi tercih etmesidir.

İnebolu'nun artık buna ihtiyacı yok.

Ne beş tanrıya…

Ne sahte alkışlara…

Ne makamın gölgesinde küçülen insanlara…

İnebolu'nun ihtiyacı, gördüğünü söyleyebilen, yanlışın karşısında durabilen ve memleketini kendi çıkarından daha büyük görebilen insanlara ihtiyacı var.

Çünkü bu hastalık tedavi edilmezse, bir gün şikâyet edecek kimse kalmayacak; herkes susmuş, herkes alışmış, herkes kendi küçük dünyasına çekilmiş ve memleket de kendi kaderine terk edilmiş olacak.

O gün ise asıl soruyu sormamız gerekecek:

Biz gerçekten görmedik mi, yoksa görmek işimize mi gelmedi?