UNUTTUK GİTTİ

17 Ağustos…

Takvim yine aynı tarihi gösteriyor.

Yıllar geçti. O geceyi yaşayanların saçları ağardı, çocuklar büyüdü, şehirler değişti, binalar yenilendi. Ama değişmeyen bir şey var:

Felaketler oluyor, biz ders almıyoruz.

Deprem oluyor, ölüyoruz.

Sel geliyor, ölüyoruz.

Heyelan oluyor, ölüyoruz.

Sonra birkaç gün konuşuyoruz. Ekranlarda enkaz görüntüleri, uzmanlar, açıklamalar, tartışmalar…

Herkes aynı soruları soruyor:

“Bu nasıl oldu?”

“Kim sorumlu?”

“Neden önlem alınmadı?”

“Neden daha önce uyarılmadı?”

Birkaç gün sonra gündem değişiyor.

Yeni bir haber geliyor.

Yeni bir tartışma başlıyor.

Ve biz eski felaketi geride bırakıyoruz.

Unuttuk gitti.

Oysa mesele çoğu zaman bilmemek değil.

Nerede deprem riski olduğunu biliyoruz.

Hangi bölgelerin sel tehdidi altında olduğunu biliyoruz.

Hangi yamaçların heyelan riski taşıdığını biliyoruz.

Hangi binaların sorunlu olduğunu da çoğu zaman biliyoruz.

Yani felaketlerin önemli bir bölümü bizim için sürpriz değil.

Biz bazen felaketi bekliyoruz.

Sonra da felaket geldiğinde şaşırıyoruz.

Dere yatağına bina yapıyoruz, sel geldiğinde “doğal afet” diyoruz.

Riskli zemine yapı yapıyoruz, deprem olduğunda “kader” diyoruz.

Heyelan riski taşıyan yamaçları değiştiriyoruz, toprak kaydığında “doğanın işi” deyip geçiyoruz.

Oysa doğanın yaptığı kadar, insanın yaptığı da can yakıyor.

Burada kamu ahlakı dediğimiz kavram önem kazanıyor.

Kamu ahlakı sadece yolsuzluk yapmamak değildir.

Kamu ahlakı, elindeki yetkinin başkasının hayatına dokunduğunu bilmektir.

Bir imzanın yalnızca kâğıt üzerinde olmadığını bilmektir.

Bir ruhsatın arkasında bir aile olduğunu bilmektir.

Bir imar kararının gelecekte bir mahallenin kaderini belirleyebileceğini bilmektir.

Bir denetimin yapılmamasının yıllar sonra enkaz olarak karşımıza çıkabileceğini bilmektir.

Kamu görevi bu yüzden bir makam değil, emanettir.

Çünkü birileri yanlış karar verdiğinde bedelini çoğu zaman kararı verenler değil, masum insanlar ödüyor.

Bir anne çocuğunu kaybediyor.

Bir çocuk babasız kalıyor.

Bir aile hayatı boyunca taşıyacağı bir acıyla baş başa kalıyor.

Biz ise birkaç gün üzülüyor, birkaç gün konuşuyor, sonra hayatımıza devam ediyoruz.

İşte toplumsal vicdan burada başlıyor.

Toplumsal vicdan, yalnızca başkasının acısına üzülmek değildir.

Aynı acının yeniden yaşanmaması için sorumluluk almaktır.

Bir yanlış gördüğümüzde susmamaktır.

Bilim insanlarının uyarılarını siyasi düşüncemize göre değil, bilim olduğu için dinlemektir.

Yanlış bir imar kararına itiraz etmektir.

Riskli bir binaya göz yummamaktır.

“Bana dokunmuyor” dememektir.

Çünkü deprem kim olduğumuzu sormuyor.

Sel hangi partiye oy verdiğimizi bilmiyor.

Heyelan zengin-fakir ayrımı yapmıyor.

Doğanın siyaseti yok.

Doğanın ideolojisi yok.

Ama bizim var.

Ve bazen felaketlerin ardından bile birbirimizi suçlamaktan, asıl sorunu konuşmaya fırsat bulamıyoruz.

Oysa asıl soru çok basit:

Biz neden aynı hataları tekrar tekrar yapıyoruz?

Çünkü unutuyoruz.

Hem de çok çabuk.

Felaketin ilk günlerinde herkes duyarlı.

Enkaz başında herkes vicdanlı.

Cenazelerde herkes insan.

Ama bina yapılırken, ruhsat verilirken, denetim yapılırken, imar planı hazırlanırken o vicdan nerede?

İşte asıl mesele burada.

Vicdan, enkaz başında değil; enkaz oluşmadan önce lazım.

Kamu ahlakı, felaket olduktan sonra değil; karar verilirken lazım.

Toplumsal sorumluluk, insanlar öldükten sonra değil; insanlar hayattayken lazım.

17 Ağustos bize sadece depremin gücünü göstermedi.

İhmalin de ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterdi.

Bugün hâlâ aynı soruların peşinden gidiyorsak, demek ki yeterince ders almamışız.

Depremi durduramayız.

Ama çürük binayı durdurabiliriz.

Yağmuru durduramayız.

Ama dere yatağına bina yapılmasını engelleyebiliriz.

Toprağın hareketini durduramayız.

Ama riskli alanda yapılaşmaya izin vermeyebiliriz.

Yani her şey kader değil.

Bazı şeyler bizim tercihimiz.

Bazı felaketlerin büyüklüğünü doğa belirliyor olabilir.

Ama bazı ölümlerin sorumluluğu insanın omuzlarında kalıyor.

Bu yüzden 17 Ağustos'ta yalnızca “Unutmadık” demek yetmez.

Unutmamak, aynı hatayı tekrar etmemektir.

Ölüleri anmak kolay.

Asıl zor olan, onların ölümünden ders çıkarıp hayatı değiştirmektir.

Yoksa yıllar geçer.

Yeni bir deprem olur.

Yeni bir sel gelir.

Yeni bir heyelan düşer.

Yine enkazların başında toplanırız.

Yine aynı soruları sorarız.

Yine aynı sözleri söyleriz.

Sonra gündem değişir.

Ve yine…

Unuttuk gitti.

Oysa toprak unutmuyor.

Su unutmuyor.

Deprem unutmuyor.

Geride kalanların acısı unutmuyor.

Unutmaması gereken de biziz.

Çünkü bazı şeyleri unutmak, yalnızca geçmişe değil, geleceğe karşı da sorumluluktur.

Vesselam