Geçtiğimiz ay Anayasa Mahkemesinin süresiz nafaka konusundaki değerlendirmesi birçok ortamda tartışıldı. Sosyal medyada “Süresiz nafaka kaldırıldı!” başlıkları atıldı. Ancak yüzeysel tartışmaları bir kenara bırakıp meseleye serinkanlı bir şekilde bakalım isterim.
Öncelikle hukuki bir hakkı teslim etmek elzem: Anayasa Mahkemesinin bahse konu kararı henüz Resmi Gazetede yayınlanmadı. Mahkemenin kararı ne olursa olsun, kararının gerekçesi hayati önem taşır. Karar yayınlandığında Mahkemenin gerekçelerini sizlerle paylaşacağım.
Şu andaki hukuki durumu netleştirmek amacıyla;
Anayasa Mahkemesi kararları kural olarak Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girer; kimi durumlarda ise kanun koyucuya gerekli yasal düzenlemeleri yapması için süre tanınır. Dolayısıyla, Mahkeme kararı yayınlanmadığından resmi ve pratik bir uygulamanın henüz yürürlüğe girmediğini bilerek hareket etmek, bilgi kirliliğinin önüne geçmek adına ilk şarttır.
Hukuki değerlendirmeler için resmi yayını beklemek en doğrusu olsa da, kamuoyunda yaratılan söylemleri dönüştürebilmek için mevcut yasal düzenlemelere ve yargı pratiklerine yakından bakmalıyız.
Türk hukuk sisteminde bakım nafakası; tedbir, iştirak ve yoksulluk nafakası olarak üçe ayrılır. Son zamanlarda tartışılan ise yoksulluk nafakasıdır. Aile birliği boşanma ile son bulsa da bu nafaka; yaşanmışlıkların, geçmiş ortak yaşamın omuzlarımıza yüklediği ahlaki, insani ve vicdani bir sorumluluğun gereğidir. Amacı, boşanma neticesinde yoksulluğa düşecek olan ihtiyaç sahibi eşi korumaktır. Burada hemen belirtmek gerekir ki; yoksulluk nafakası kanunumuzda kadına özgülenmiş bir hak değil, cinsiyetten bağımsız olarak yoksulluğa düşen tarafın talep edebileceği hukuki bir güvencedir. Nitekim şartları oluştuğunda erkek eş yararına da yoksulluk nafakasına hükmedilmesi yasal olarak mümkündür.
Peki, nedir bu yoksulluk? Toplumda sanılanın aksine Yargıtay, yoksulluğu basit bir düşük gelir seviyesi olarak görmez. Yargıtay’ın tanımında yoksulluk; barınma, sağlık, eğitim, istihdam ve sosyal ihtiyaçların karşılanamaması durumudur. Yani insan onuruna yaraşır bir yaşamın asgari sınırıdır
Kamuoyunda kasıtlı olarak üretilen "paşa gönlü çalışmak istemediği için yan gelip yatarak nafaka alan kadın" miti, yargı pratiklerinde asla karşılık bulmaz. Bir kadın sırf çalışmak istemediği için yoksulluğa düştüğünü iddia ediyorsa, mahkeme bu talebi reddeder. Boşanma sürecinde işinden kendi isteğiyle ayrılan bir kadının yararına yoksulluk nafakasına hükmedilemeyeceğine dair Yargıtay kararları son derece nettir.
Üstelik süresiz nafaka kararı hiçbir zaman mutlak, değiştirilemez bir karar olmamıştır. Hakimin geniş bir takdir yetkisi zaten mevcuttur ve bu tartışmalardan önce de belirli sürelerle kısıtlanmış nafaka kararları verilmekteydi. Kaldı ki, nafaka alanın maddi durumu iyileşirse ya da ödeyenin mali gücü biterse nafaka zaten kaldırılmaktadır.
Her evlilik kendine has bir iklimdir; bir yıllık bir evlilikte, evlilik içindeki yaşanmışlıklardan ötürü akıl sağlığını yitirmiş bir eşe, kısa süreli evlilik ezberiyle az nafaka reva görmek hakkaniyete sığmaz. Başka bir ifade ile aile kurumu içerisinde meydana gelen olaylar görmezden gelinerek somut olaya kategorik yaklaşmak hakkaniyetli değildir.
Meseleyi incel akımların Türkiye izdüşümlerinde ya da popülist platformlarda dile getirildiği gibi bir "erkek mağduriyeti" parantezine sıkıştırmak, ülkemizin sosyolojik gerçekliğine gözümüzü kapatmaktır.
Keleş’in çalışmasında yer verdiği veriler bize net bir tablo sunuyor: Türkiye’de eve gelir getiren kişilerin %36’sı kadın, %64’ü erkek olmasına rağmen; yaratılan toplam gelirin %12’si kadınlara, %88’i erkeklere aittir. Erkeklerde fert başına düşen ortalama gelir, kadınlarınkinden tam 4.2 kat fazladır. Bu muazzam uçurumun temelinde, cinsiyete dayalı geleneksel iş bölümü yatmaktadır.
Maddi hayatın üretimindeki erkek emeği ücretlendirilirken; türün devamını, ailenin çekip çevrilmesini sağlayan ev içi kadın emeği, piyasa değeri olmadığı gerekçesiyle değersiz ve görünmez kılınmaktadır. Kadının hane dışındaki çalışma yaşamı ise kültürel bariyerler, aile ve çevre baskısı, erkeğin şerefi ve otoritesi gibi ataerkil kodlarla sürekli sınırlandırılmaktadır.
Kadın; ev içine, çocuk ve yaşlı bakımına hapsedildikçe istihdam piyasasının dışına itilmektedir. Türkiye’de çocukların velayetinin %75 oranında kadınlara verilmesi de bu tablonun bir parçasıdır. İştirak nafakası kadına değil, çocuğun bakımına verilen nafaka olmasına rağmen yoksulluk nafakasıyla karıştırılması, bilgi kirliliğinden beslenen durumun bir başka kanıtıdır.
Batı ülkelerindeki süreli nafaka uygulamalarını örnek gösterip, "Ama orada süreli!" diye feryat edenler; o ülkelerdeki kadın istihdam oranlarından, devletin sunduğu kreş desteklerinden ve fırsat eşitliğinden nedense hiç bahsetmezler. TÜİK’in kadın ve erkek eğitim durumuna, kadınların istihdam olanaklarına dair istatistiklerine baktığımızda, yapısal eşitsizlik açık bir yara gibi karşımızda durmaktadır.
Somut istatistiklere ve gerçek hayat hikayelerine dayanmayan, yalnızca kadınları suçlamakla yetinen yapıların yarattığı illüzyona kapılmamak gerekir. Yapısal çözümler, kreş destekleri ve istihdamda fırsat eşitliği sağlanmadıkça, nafaka hakkına dokunmak yoksulluğun bir kadın kuşağından diğerine geçmesine, yani yoksulluğun kadınlaşmasına yol açacaktır.
Amacım, cinslerden birini kötülemek değildir. Elbette ki hayatımızda cinsiyeti fark etmeksizin kötü niyetli insanlarla karşılaşabiliriz. Lakin bulunduğumuz ortamdan bir adım geri çıkıp münferit durumlardan ziyade sosyal olguyu görebilmeli, canhıraş bağıranı dinlerken karşı tarafı da dinlememiz gerektiğine inanıyorum.
Bu yazıyı hazırlamak için yaptığım literatür araştırmasında süresiz nafaka nedeniyle nafaka verenlerin mağduriyetine ilişkin nicel veya nitel bir çalışmaya rastlamadım. Lakin makalelerde nafaka alan kadınların çeşitli korkuları nedeniyle nafaka alacağını icraya koyamadığını okudum. Takdir edersiniz ki icraya konulmayan bir borç için tazyik hapsi uygulanamaz.
Kaynakça:
1-Koçoğlu, S. (2021). Boşanmanın Eşler Açısından Genel Sonuçları Bağlamında Yoksulluk Nafakasına İlişkin Değerlendirme. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 70(2), 389-427. https://doi.org/10.33629/auhfd.843440
2- Keleş D (2023). Nafaka Veren Erkeklerin ‘Nafaka Mağduru’ Söylemine ‘Yoksulluğun Kadınlaşması’ Olgusu Üzerinden Bakmak. Mülkiye Dergisi, 47(6), 1546-1579.
3- Akkurt, S. S. (2024). TMK m. 175 Hükmünün Yoksulluk Nafakasının Süresine İlişkin Yaklaşımının Hukuki Yorum Yöntemleri Çerçevesinde Tahlili. Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 10(1), 1-18. https://doi.org/10.54699/andhd.1347517