Kırık Camlar, Ölü Evler ve Kayıp Gelecek!

Bazı şehirler bir depremle yıkılır, bazıları bir yangınla harabeye döner, bazıları ise ne bir afet yaşar ne de bir savaş görür; buna rağmen yıllar içerisinde sessizce çöker, ağır ağır kan kaybeder ve en acısı da bunu yaşayanların büyük çoğunluğu, bu çöküşü hayatın olağan akışı zannetmeye başlar. İşte sosyal bilimlerde "Kırık Camlar Teorisi" olarak bilinen yaklaşım tam da bunu anlatır. Bir binanın camlarından biri kırılır, günlerce yerinde öylece durur, kimse dönüp bakmaz, tamir etmez, sahip çıkmazsa, oradan geçen herkes o binanın artık sahipsiz olduğuna hükmeder; ikinci camı kıran da vicdan azabı duymaz, üçüncüyü kıran da kendini suçlu hissetmez, çünkü artık ortada korunan bir bina değil, kaderine terk edilmiş bir yapı vardır.

İşte şehirler de böyledir...

İnebolu'nun bugününü anlamak isteyenlerin, önce yıllar önce kırılan o ilk camı bulması gerekir. Çünkü bugün konuştuğumuz her sorun, aslında birbirinden bağımsız meseleler değil, aynı zincirin halkalarıdır. Göç bir sonuçtur, işsizlik bir sonuçtur, kapanan dükkânlar bir sonuçtur, boşalan sokaklar, azalan öğrenci sayıları, sessizleşen çarşılar, yaşlanan nüfus, üretimden uzaklaşan ekonomi, kültür hayatının giderek sönükleşmesi, gençlerin hayallerini başka şehirlerde araması... Bunların hiçbiri bir gecede olmadı. Bunlar, yıllarca tamir edilmeyen kırık camların çoğalmasından başka bir şey değildir.

Belki o ilk kırık cam, ilçenin ekonomik damarlarından biri olan üretimin zayıfladığı gün kırıldı. Belki limanın eski hareketliliğini kaybetmeye başladığı gün. Belki "nasıl olsa buraya da sıra gelir" denilerek ertelenen yatırımlarda... Belki her seçim döneminde umut olup seçimden sonra unutulan vaatlerde... Belki de en tehlikelisi, insanların yavaş yavaş umut etmeyi bırakıp, "İnebolu'da zaten bir şey değişmez." demeye başladığı gün...

Çünkü bir şehri asıl yıkan şey yoksulluk değildir.

Bir şehri asıl yıkan şey umutsuzluğun normalleşmesidir.

Ne acıdır ki biz, yıllardır sorunlarla yaşamaya o kadar alıştık ki, artık sorunları konuşmayı değil, onlarla yaşamayı marifet sanıyoruz. Boşalan mahalleleri kanıksıyoruz, her yıl biraz daha fazla gencimizi büyük şehirlere uğurlamayı hayatın doğal akışı gibi görüyoruz, kapanan iş yerlerinin önünden başımızı eğerek geçiyoruz, "Eskiden burada..." diye başlayan cümleleri nostalji zannediyoruz. Oysa bunların her biri, kırılan yeni bir camın sesidir ve biz o sesi duymamayı tercih ettikçe, geriye sağlam pencere kalmıyor.

Hiç kimse kusura bakmasın; bir ilçenin kaderi yalnızca Ankara'da, yalnızca belediye binalarında, yalnızca makam odalarında yazılmaz. Bir ilçenin kaderi, o ilçede yaşayan insanların sessizliğiyle de yazılır. Eğer haksızlık karşısında susarsak, yanlış planlamalara itiraz etmezsek, günü kurtaran politikaları alkışlayıp geleceği kurtaracak projeleri talep etmezsek, sadece yönetenler değil, yönetilenler de bu gidişatın ortağı hâline gelir.

Çünkü demokrasi, beş yılda bir sandığa gidip oy kullanmaktan ibaret değildir; demokrasi, seçilenlerden hesap sorabilmek, verilen sözleri hatırlatabilmek, eksikleri dile getirebilmek, eleştiriyi düşmanlık değil, memleket sevgisi olarak görebilmektir. Bir şehir ancak bu bilinçle ayağa kalkabilir.

İnebolu'nun ihtiyacı olan şey, birbirini suçlayan yeni cümleler değildir. Bu ilçenin artık mazeret dinlemeye değil, irade görmeye ihtiyacı vardır. Fotoğraf vermeye değil, eser bırakmaya ihtiyacı vardır. Günü kurtaran hamlelere değil, gelecek nesilleri burada tutacak akılcı planlara ihtiyacı vardır. Çünkü çocuklarımızı, torunlarımızı, bu güzel ilçede yaşamaya ikna edemiyorsak, yaptığımız hiçbir yatırımın, attığımız hiçbir kurdelenin, yaptığımız hiçbir törenin gerçek anlamda bir karşılığı olmayacaktır.

Unutmayalım ki İnebolu, sıradan bir ilçe değildir. Bu topraklar, Kurtuluş Savaşı'nda Anadolu'nun kaderine omuz vermiş insanların emanetidir. Böylesine güçlü bir tarihe sahip bir memleketin bugün kendi geleceği konusunda kaygı duyması, hepimizin ortak vicdanında yankılanması gereken ağır bir sorumluluktur. Tarihle övünmek elbette güzeldir; ancak tarihin bıraktığı mirasa layık olabilmek, bugünün sorunlarını çözebilecek cesareti göstermekle mümkündür.

Gelin, artık birbirimizin penceresine taş atmayı bırakalım; kırılan camın kim tarafından kırıldığına takılıp kalmak yerine, o camı birlikte yerine koymanın yollarını arayalım. Çünkü şehirler, yalnızca bütçelerle değil; ortak akılla, ortak vicdanla, ortak sorumluluk duygusuyla ayağa kalkar. Bugün bir esnafın kepenk kapatması yalnızca onun meselesi değildir; bugün bir gencin valizini toplayıp başka şehre gitmesi yalnızca bir ailenin hikâyesi değildir; bugün kültürün, sanatın, üretimin ve umudun biraz daha geri çekilmesi hepimizin kaybıdır.

Ve unutulmamalıdır ki...

Bir şehri yıkan, ilk kırık cam değildir.

O camın günlerce, aylarca, yıllarca öylece bırakılmasına razı olan sessizliktir.

İşte bu yüzden, İnebolu'nun artık yeni sloganlara değil; kırık camlarını birlikte onaracak, birbirine yeniden güven verecek, ortak geleceğine yeniden sahip çıkacak bir toplumsal uyanışa ihtiyacı vardır. Çünkü bu şehir bizim ve bu şehrin kaderini değiştirecek olan da, yine bu şehrin insanlarının iradesidir.

Vesselam.