Güneşin Sıcaklığı, Gölgenin Serinliği

Yüksek katlı bir binanın tavanından sızan yapay ışıklarının altında, önümdeki masada öylece duruyor. Unutulmuş, kendi kabuğuna çekilmiş, ısısını kaybetmiş ılık bir çay. Modern dünya bize uçları kutsamayı öğretti; ya en sıcak olacaksın, başarıdan ve hırstan kavuracaksın dokunduğun yeri ya da buz keseceksin, mesafeli ve kusursuz. Oysa bu koşturmacalı mekanik düzenin tam ortasında, o iddiasız ılıklıkta tuhaf bir iyileştirici güç var.

Bizi hep zirvelere, en parlak spotların altına iten bu çağda, kendimize dönüp sormuyoruz. Biz bu hayatın sahiden neresindeyiz? Okuduğum kitabın o derin, girdaplı "kurban" psikolojisinden sıyrılmaya çalışırken, fark etmeden kendi kurduğumuz oyunların mı kurbanı oluyoruz, yoksa başkalarının yazdığı senaryoların mı kazananı? Belki de her ikisi de değil. Belki de sadece ılık bir çayın sakinliğinde, maskelerimizi masaya bırakabilmenin özlemini çekiyoruz.

Toplum, önümüze bitmek bilmeyen bir başarı listesi koyuyor. En iyi okullar, en prestijli unvanlar, her daim güçlü ve yıkılmaz görünen o kadınlar, erkekler... "Rağmenlere rağmen" kazandığımızı sandığımız, raflara dizdiğimiz o parlak zafer kupalarının tozunu hafifçe üflediğimizde altından ne çıkıyor biliyor musunuz? Sadece hayatta kalmaya, bu vahşi dünyada kendine güvenli bir toprak bulup kök salmaya çalışan ürkek çocukların Hayat Çığlığı.

"Buradayım, beni görün, beni böyle de sevin!" demenin kurumsallaşmış, yetişkin dili. Oysa her sabah sahneye çıkar gibi başladığımız bu hayatta, hepimizin birer yan rol olduğunu kabul etmekte muazzam bir hafiflik varmış. Başrolün o ağır, o ezen sorumluluğunu spot ışıklarının altında bırakıp, hayatın kendi ritminde bir figüran gibi salınabilmek... İşte! Asıl özgürlük, zafer kupalarını bir kenara bırakıp kendi sıradanlığına sarılabildiğinde başlıyor.

Geçenlerde masanın kuytusunda unutulmuş, iki haftalık, yüzeyi baya küflenmiş bir sütlü kahve fincanına takıldı gözüm. Tekinsiz, ekşimiş koku beni bir anda çocukluğun o tekinsiz, tecrübesiz koridorlarına fırlattı. İnsan ilişkileri de böyledir; bazen o fincanı orada unutur, kokusundan korkar ama temizlemeye de cesaret edemeyiz. En çok da ebeveyn-çocuk bağlarında yaşanır bu esneme.

Karşımızdaki insanları, özellikle de bizi dünyaya getiren o mukaddes figürleri, sadece bize sundukları ebeveyn rolüyle yargılamaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Onları da kendi yetersizlikleri, kendi gençlik kırgınlıkları ve "Ben de bu hayatta varım, ben de bir şeyler başardım" diye çırpınan o insani yönleriyle görebildiğimizde duvarlar esneyebilir. Kendimizi de yargıladığımız, ruhumuza da sinen mükemmeliyetçi yargıç, aslında en yakınlarımıza fırlattığımız bir oka dönüşüyor. Yayı yere indirmek, oku güvenli bir yere bırakmak ve o küflenmiş kahve fincanını yıkayıp hayata yeniden yer açmak elimizde.

Mantık çerçevesi ile duyguların o tekinsiz coğrafyası arasında, incecik bir ipte yürüyen birer cambazız hepimiz. Solumuz karanlık uçurum, sağımız göz alan aydınlık. Ve ikisi de bize cambazın ipinin inceliği kadar yakın. Her gün ışıl ışıl parıldamak, her an dengede kalmak zorunda değiliz. Bazen parıldayabilmek için, o karanlığın karnında sessizce beklemeyi bilmek gerekir.

Bizleri birer sayıdan ibaret gören kurumsal sistemlerin arasında ruhu korumanın yolu, büyük büyük adımlardan geçmiyor. Saçının arasına iliştirdiğin hafif, asi bir sarı ışıltı... Fonda usulca akan sevdiğiniz bir şarkı... Ve kendine, sadece kendine, bu dünyadan çalınmış mini bir vaha gibi ayırabileceğin, yolculuğunun daim olduğunu fısıldayan şefkatli bir on beş, bilemedin otuz dakika.

İp sallanabilir, rüzgar sert esebilir. Cambaz dengesini sadece ileriye bakarak değil, kendi kalbinin atışını dinleyerek bulur. Gününüz kendinize gösterdiğiniz şefkat kadar derin ve anlamlı geçsin.