Bir Mahallenin Adı, Bir Ustanın Hafızası ve Unutulan İnebolu

Bazen bir şehrin tarihini kütüphanelerde değil, ömrünü o şehirde tüketmiş insanların yüz çizgilerinde okursunuz. Çünkü arşivler belgeleri saklar; insanlar ise kokuları, sesleri, yolları, kaybolan çeşmeleri, yıkılan hamamları, çocukluğunda gördüğü kubbeleri ve artık kimsenin hatırlamadığı mahalle isimlerinin hikâyelerini taşır. İşte Sedat Göncüoğlu ile daha dün dükkanında çaylarımızı yudumlarken yaptığımız sohbet de tam olarak böyleydi. Bir röportajdan çok, İnebolu'nun hafızasında uzun bir yürüyüştü.

"Avara" dedi.

Bir mahalle adı söyledi sadece...

Ama ardından Fatih Sultan Mehmet'in ordusunu anlattı. Dinlenen askerleri, taş ocaklarını, Yastepe'yi, Rumelihisarı'na gittiği söylenen taşları, Küre'nin bakırını, denize inen kadırgaları anlattı. Bunların ne kadarının tarih kitaplarında yer aldığını, ne kadarının kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü tarih olduğunu elbette araştırmak gerekir. Fakat asıl mesele bu değildi. Asıl mesele, bir mahallenin adının bile insanları yüzlerce yıl öncesine götürebilecek kadar güçlü bir hafızaya sahip olmasıydı.

Bugün kaç kişi oturduğu mahallenin adının nereden geldiğini biliyor?

Kaç kişi çocukluğunda gördüğü bir Selçuklu hamamının yıkılışını anlatabiliyor?

Kaç kişi "Şurada bir kubbe vardı..." diye başlayan bir cümleyi kurabiliyor?

Biz ise her gün biraz daha hafızamızı kaybediyoruz.

Bir apartman dikiliyor, bir yol genişletiliyor, bir duvar yıkılıyor ve ardından "zaten eskiydi" deyip geçiyoruz. Oysa tarih bazen bir saray değildir; bazen çocukların taşlarını söküp ev yaptığı yıkık bir hamamdır.

Sedat Usta'nın anlattıkları arasında beni en çok etkileyenlerden biri de İnebolu kemanesiydi.

"Eskiden her köyde kemane çalan vardı..." dedi.

Ne kadar büyük bir cümle aslında...

Bugün bırakın her köyü, bütün ilçede bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar usta kaldı. Oysa bir zamanlar düğünler kemanesiz başlamaz, türküler kemanesiz söylenmez, gençler kemanenin peşine takılırmış. Şimdi ise çocuklarımız parmaklarını tel üzerinde değil, telefon ekranında gezdiriyor.

Mesele yalnızca teknoloji değil.

Asıl mesele, üretmenin yerini tüketmenin almış olması.

Bir zamanlar bir usta, torna tezgâhının başında günlerce düşünüp yeni bir parça üretir, patent almayı akıl edemediği için icadı başkasına nasip olurdu. Bugün ise gençlere daha üretmeden "boş ver" demeyi öğretiyoruz.

İşte kaybettiğimiz şey tam da budur.

Sedat Göncüoğlu, kendisine başka şehirlerden iş teklifleri geldiğini ama İnebolu'dan ayrılmadığını söyledi.

Bu cümle aslında bir ömürlük vicdan muhasebesidir.

Bugün elimize üç kuruş geçince ilk baktığımız yer başka şehirler oluyor. Gitmek ayıp değil elbette; hayat bazen insanı mecbur bırakır. Ama geride kalan şehirlerin neden her geçen gün biraz daha yalnızlaştığını da o zaman sorgulamak gerekiyor.

İnebolu'nun bir zamanlar Türkiye'nin en önemli limanlarından biri olduğunu biliyoruz.

Üçüncü Ticaret Odası burada kuruldu.

En eski belediyelerden biri burada kuruldu.

Millî Mücadele'nin can damarı burasıydı.

Denize aynı anda birkaç geminin yanaştığı, elmanın, kestanenin, yumurtanın dünyanın dört bir yanına gönderildiği günleri yaşayan insanlar hâlâ aramızda.

Fakat biz onların anlattıklarını kayda geçirmezsek, yarın elimizde yalnızca sessizlik kalacak.

Belki de en büyük zenginliğimiz binalarımız değil; Sedat Göncüoğlu gibi insanların hafızasıdır.

Çünkü bir şehir önce hafızasını kaybeder.

Sonra sesini...

Sonra türkülerini...

Sonra kemanesini...

En sonunda da kendisini.

Biz bugün hâlâ İnebolu'nun sokaklarında yürürken sadece taş kaldırımlara değil, bize emanet edilmiş bir hafızanın üzerinde yürüdüğümüzü unutmamalıyız. Bir gün Sedat Ustalar da olmayacak. O zaman Avara'nın neden Avara olduğunu, Apeştepe'nin adını kimden aldığını, kar kuyularının nasıl paylaşıldığını, bir kemanenin neden bütün ilçenin sesi olduğunu bize anlatacak kimse kalmayacak.

İşte asıl korkmamız gereken sessizlik budur.

Vesselam.